Showing posts with label knowledge-information. Show all posts
Showing posts with label knowledge-information. Show all posts

Sunday, September 02, 2012

Umberto Eco - Prag Mezarlığı


"Nefret yüreği ısıtır" 
Raçkovski

Üçkağıtçıların, oyunbazların hikayelerin anlatmayı seven bir insan olsa gerek bu Eco. Prag Mezarlığı böyle bir karakterin hikayesini anlatıyor. Ana karakterimiz yüreği korku dolu bir anti-Semitist. Yahudiler'in bir takım şeytani komplolar kurduklarından öylesine emin ki bu "gerçeği" ortaya çıkarmak için her tür yalanın ortaya atılmasını mübah görmekte. Acı bir tat bırakıyor roman geride. Hikayenin ana karakteri insanların kendilerini feda ettikleri mücadelelerde öylesine kilit roller oynuyor ki gerçekliğe dair çok zamandır sarsılmış olan inancımızdan bahsetmek hepten anlamsız hale geliyor. Eco yine manipülasyon ve dezenformasyonu ana tema olarak ele almış. İnsanların bozuk para gibi harcandığı bir hikaye bu. Hepimizin iyi bildiği bir hikaye aslında.

Bu hikayenin beni neden bu kadar etkilediğini bilmiyorum. "Gerçeklik" denilenin yapıntılığını, inşa edilmişliğini çok zamandır kendime sorgulama nesnesi etmiş bir kişi olarak bu roman bana bilmediğim bir şey anlatmadı aslında. Ama belki bir çoğumuzun aşina olduğu bir meseleyi kurmaca bir evrende anlattığı için bu kadar sarsıldım. Gerçek hayatta yaşananları kurmaca anlatının daha iyi ortaya koyabileceğinin bir göstergesi bu belki. Kurmaca bir evrenin gerçekliğin kurmacalığını daha iyi göstermesinde şaşılacak bir şey yok aslında. "Bu kadar yalan dolan; bu kadar dolambaçlı hikayeler yalnızca romanlarda olur" dememize sebep olan pek çok "gerçek" hikaye dinledik bugüne kadar. Buna rağmen ısrarla benzer itirazlarda bulunmaktan çekinmemekteyiz. Ama şimdi bir roman, kaydı kuydu olan gerçek bir hikayeyi kurmaca bir evrenin içine yerleştirerek yeniden inşa ediyor. Bu romandaki pek çok karakter, ele alınan pek çok olay gerçek. Eco onları yeniden inşa ederek karşımıza çıkartıyor. Ama bunu öyle bir şekilde yapıyor ki insan kendi kutsallarını, yüce tuttuğu değerleri ve bunların savunucularını sorgular hale geliyor. Ve insanın ne kadar kolay bir şekilde yönlendirilebileceğini, kukla gibi oynatılabileceğini görüyor. Bu hikayenin bana bilmediğim bir şey anlatmadığını söyledim. Ama kendi kutsallarımı en son ne zaman sorguladığımı düşündürttü diyebilirim. Veya hiç sorgulayıp sorgulamadığımı...


Başka bir yazıda Eco'nun Baudolino'sundan şu satırları alıntılamıştım: "Büyük bir tarihte küçük gerçekler, en büyük gerçekler ortaya çıksın diye değiştirilebilir". Bu önermeyi basitçe dışlamamalıyız. Kendimize yakın bulduğumuz bir kavganın, bir mücadelenin başarısı için gerçeği nereye kadar manipüle ederiz; söz konusu mücadeleyi temelinden sarsacak olan bir gerçeği biliyorsak bunu sırf "insanların gerçeği bilme hakkı" için ortaya serebilir miyiz? Daha ilk filmden kötü kokular yaymaya başlayan Nolan'ın Batman serisinin ikincisinin sonunda bu soruya verilen yanıtı izledik. Serinin son filmi kötü kokuların geldiği kaynağı günyüzüne çıkardı, ama Nolan'ın ele aldığı ikilem ve tercih edilen yolu kolayca reddedemeyiz. Sizi siz yapan önyargılar gerçeği manipüle etme olanağına sahip olduğunuzda mutlak surette devreye girecektir. İşin daha karmaşık yönü, bu gücü söz konusu gerçeği manipüle etmek için kullanmamanız hem bu söz konusu gerçekliğe hem de sizin kimliğinize dair yepyeni bir "gerçeklik" ortaya çıkaracaktır. Olgulara gösterdiğimiz her tepki geride bir iz bırakır. Elbette temsil sorunundan bahsediyorum burada.

Dezenformasyon ve manipülasyon gibi temaları ele alan bir romandan bahsediyoruz. Bundan dolayı doğal olarak güncel bir hikaye okuyor hissine kapılıyoruz. Hani evrenimin küçüklüğünü açık etmekten utanmasam Eco Türkiye'nin yakın tarihinden esinlenmiş diyeceğim.

Thursday, March 01, 2012

varlık-yokluk-boşluk, nerede parodi orada pastiş (açıklık epistemolojileri 3)


Daha önce şu veya bu şekilde ele aldığım açıklık epistemolojileri meselesine geri dönüyorum.

Gerçeklik algısının manipülasyonu için eldeki araçların ve bu araçlara erişim imkanının artmasının gerçeklik olarak algıladığımız şeylerin değerini azaltması ve bu durumun hepimiz tarafından kanıksanmasının üzerinden çok zaman geçti. Simmel'in Metropol ve Zihinsel Yaşam metninde ele aldığı hal bunun ilk adımını oluşturuyor. Büyük kentlerde yaşayan insanlar var gibi görünenin aslında yok olabileceğini, gerçekliğin kim tarafından tanımlandığı üzerinden şekillenen bir kurgu olduğunu çoktan kabul ettiklerini dilencileri görmezden gelerek, kendilerini yol sormak için yaklaşanlara şüpheyle yaklaşarak veya onları da görmezden gelerek, kendilerini tanıtmadan karşıdakinin ismini soran kişilere telefonda isimlerini vermeyerek vs göstermekteler (Buradaki tek sorun farkında olmadan kabul ettikleri bu kurgusallığın kendi kurguları için de geçerli olduğunu anlamamaları ki şimdilik bu konuyu ele almayacağımı hatırlatarak söyleyeyim, açıklık epistemolojileri kavramı çerçevesinde ele almaya çalıştığım esas mesele bu).
Ancak modernitenin berberinde getirdiği ve gündelik yaşam ölçeğinin çok ötesinde sonuçlar doğurmuş olan o malum müphemlik, bütün müphemliğine rağmen veya tam da bu müphemliğinden dolayı şehir efsanelerine, mualifliğe, ana akımın dışında olmaklığa, 'trendy' olmayana, 'indie'ye, vs'ye yer ayırabiliyordu. Modernite halihazırda sahip olduğu araçlarla spiritualizm yaratma kapasitesine sahipti. Rıza düzeneklerinin önemli bir bölümünü bu kapasite oluşturmaktaydı. Modernite Poevari bir estetiği görselleştirmek için ekspresyonizme, nevrotik ruh halini anlatmak için film noir'a sahipti. Modernitenin bilgi-temelli iskeletinin sarsılmasının ve gerçeklik olarak sunulanın kurgusallığının kabul edilmesinin yan ürünlerinden bir tanesi modernitenin sahip olduğu o spiritüalizm kapasitesinin yok olmasıydı. Aslında milliyetçiliklerin-ırkçılığın, muhafazakarlığın yükselişi, dinin geri dönüşü, vs şeklinde tanımlanan eğilimlerin ortaya çıkmasında bu yeni dönemin toplumların seküler araçlarla spiritüel alanlar oluşturma kapasitesini kaybetmesinin yattığını söylemek mümkün. Bu kapasite kaybının sebebi gerçeklik algısında mesnet noktası sağlayacak olan 'güvenilir' kaynaklara artık sahip olunmaması. Başta gündelik hayat ölçeğinde verdiğim örneklerden hareketle bu durumu şöyle örneklendirelim: "Doktordan" başlığıyla arabasını satmaya çalışanlara önceleri sadece güvenmiyorduk -yani hala, aramızdaki bazı safların oltaya gelmesi mümkündü-; bugün ise böyle bir ilan gördüğümüzde "doktordan olunca ne oluyor ki?" diye soruyoruz kendimize. Ve bunu o veya bu mesleği küçümsediğimizden yapmıyoruz; mesele neye değer vermemiz gerektiğine dair 'yol göstericilere' sahip olmamamız. İşte tam da bu durumun açıklık epistemolojilerinin serpilmesine olanak sağladığı kanaatindeyim.

Başka yazılarla konuya biraz daha açıklık getirmeye ve canım isterse açıklık epistemolojilerinin niçin Popperci bir felsefe olmadığını ele almaya çalışacağım, canım istemezse rakı-balık yapacağım.

Thursday, September 22, 2011

"vasfına göre konuş" demenin bir başka yolu olarak 'Dunning-Kruger etkisi'

İlk defa Jesus and Mo'da karşılaştığım bu kuramı hemen kısaca tanımlayayım: Vasıfsız insanlar kendi niteliklerini değerlendirme becerisine sahip olmadıkları için kendi çıkarımlarının ne derece yanlış olduğunu kavrayamakta ve kendi becerilerinin ortalamanın üzerinde olduğu yanılsamasına kapılmaktayken, nitelikli insanlar kendi becerilerini azımsayarak kendilerinin daha aşağı bir konumda oldukları yanılsamasını yaşamaktadırlar. Burada vasıfsız olanın hatası kendini algılarken düştüğü hatadan kaynaklanmaktayken, vasıflı olanın hatası başkaları hakkındaki yargılarından kaynaklanmaktadır. Bu kısa tanımlamayı bize sunan sevgili wikipedia'da David Dunning ve Justin Kruger'in Darwin'in şöyle bir lafına referans verdiklerini görüyoruz: "Cehalet sıklıkla bilgiden ziyade kendine güven doğurur". Bu söz Aziz Nesin'in "Bilgi olmadan fikir sahibi olmak" konusundaki lafını hatırlattı bana. Darwin ile Nesin'in, en azından benim anladığım kadarıyla, birbirine benzer ifadeler kullanmış olmaları şüphesiz "Bunların kafa tın tın, ben ne diyorum, bunlar ne anlıyor" psikolojisini paylaşmalarından kaynaklanıyordu. Benzer noktalara temas eden başka pek çok kuram, gözlem, aformizma bulmak mümkün elbet.

Birey-temelli bu tarz büyük ölçekli açıklamalara karşı şahsi gıcıklığım devreye girince konu üzerine eğileyim dedim. Öncelikle söylemeliyim ki insanın birşeyler öğrenme uğraşısına girip bu uğraşının derinliğine doğru ilerledikçe daha az şey biliyormuş gibi hissetmesi haline dair belli bir deneyime sahibim. Konuya başka bir yönüyle daha önce de değinmiştim. Öte yandan, artık her nasıl işliyor ise, bu mekanizmanın insanlık adına faydalı olduğu kanaatindeyim. Öyle ki bu mekanizma Dunnig ve Kruger'in düşündüğü kadar geçerli olmasa gerek ki böyle bir dünyada yaşıyoruz -iyisiyle kötüsüyle, ve sanırım daha ziyade kötüsüyle.

Etrafımızda olan bitene bir bakalım. Kendi alanımdaki deneyimlerden hareket edeyim: Sıklıkla, keskin kenarlı tavırlarıyla kendini göstermeye çalışan atılgan genç entellektüel tiplemesiyle karşılaşırız. "Ne Marx tanırım, ne engel; kendimi bilmem, Derrida'yı kaşırım" diyerek şimşekleri üzerine çeken ve kategorize edilmekten nefret eden bu asi genç, düşünsel çabalarını lobi çalışmalarıyla birleştirdiği takdirde kendisine bir yer ve bir takım takipçi bulmuştur, bulacaktır. Böyler zilyon tane insan ortaya çıkar da bir tanesinden gerçekten keskin kenarlı fikirler dökülür, bunların bazısı uzun vadede -hangi kritere göre ise artık- olumlu sonuçlar verir, bazısınınsa neler doğurduğunu asla tahmin edemeyiz, ama insanlık böyle yürür gider. Zilyon-1 tanesi ise bir takım koltuklara yerleşir, zamanla koltuktan da taşar, etrafına eziyet etmekten başka bir işe yaramazlar. İşin bu kısmı ilerlemecilik ideolojisinin beraberinde getirdiği yıkıcı etkilerden yalnızca bir tanesi. Öyle ya, "Bilmeye cüret et" filan meselesi. Bu durumda mesele dönüp dolaşıp şu noktada düğümleniyor: Cüret edenlerden hangisi "biliyordu", ne "bililiyordu", ne derece "vasıflıydı"?

Konuyu başka bir mecrada tartışalım: Hani ünlü "Herkes yalancıdır" diyen kişinin bu lafı etmiş olması ne işimize yarar meselesi. Bu paradoksun da bir çok çeşidi var felsefe tarihinde. "Ne alaka kardeşim?" demeyin. Yukarıda bahsettiğim türden kuramların pek çoğunun kendi kendilerini içine sürükledikleri çukura dikkat çekmeye çalışıyorum. Dunnig ve Kruger'i vasıflı kılanın ne olduğunu düşünelim. Akademik titre mi bakacağız bu noktada? Bir makine ustasından bir motoru söküp takmasını bekleyebilirim, ama şahsen insanların kendi yargılarını nasıl değerlendirdiklerine dair zamansız mekansız bir kuram ortaya atmasını bekleyeceğim bir uzmanlık alanı tanımlayamıyorum, psikolog-sosyolog-iktisatçı-siyaset bilimci sıfatıyla etrafta dolaşan bir kişi kendisinden bu tarz bir açıklama talep ettiğimde "Valla ben bilmez" derse asla kınamam kendisini. "E nerede kaldı insan ilerlemesini sağlayan cüretkarlık?" derseniz, hangi tutumun daha cüretkar olduğunu sorarım size. Evet, "Bilenle bilmeyen bir olur mu a canım" tarzı modernist, entellektüalist ifadeleri aşağılayan bir devrin insanlarıyız. Bir takım genel-geçer kuramlar, makro açıklamalar ortaya koymamak artık daha kolay bir yol haline gelmiş gibi gözükebilir. Ama unutmayalım ki dünya hala kağıt üstünde vasıflı olan cüretkarların kontrolünde. Sizce dünya iyi bir yere mi gidiyor?

Not 1: Bu konuda yazmaya cüret ederek dünya çöplüğüne bir katkı da ben yapmış oldum, özür diliyorum.


Not 2: Bu konudaki kendi yargım üzerine düşünüyorum ve soruyorum kendime, "Benim vasfım ne ola ki?", diye...

Wednesday, July 20, 2011

Umberto Eco - Baudolino

"Zaman kekeleyen bir sonsuzluktur"
Hipatia

Umberto Eco'nun Baudolino adlı romanı kanaat-bilgi-inanç olgularının sınırlarının muğlak olduğu bir dönemi anlatıyor. Bu muğlaklığın aşılmasını amaçlayan pek çok kurumun ortaya çıkmış olması bizleri ne derece 'güvence' altına alıyor bilemiyorum. Baudolino, Eco romanlarının her zamanki zenginliği ile, bizleri ortaçağ kent savunma sistemlerinden kapalı oda cinayetlerine kadar çeşitli evrenlere sürüklemesinin yanı sıra bu meseleler üzerine düşünmeye yönlendiriyor.

Roman zeki ve kurnaz bir yalancı olan ve bunu açık açık söylemekten geri durmayan Baudolino'nun, Niketas adlı bir Bizans tarihçisine anlattığı yaşam öyküsünden oluşuyor. Anlattığı hikaye bir yana, romanın biçimlenişinin dahi 'anlatı' ile 'gerçeklik' arasındaki ilişkisizliğin bir tür dışa vurumu olduğunu söylemek mümkün.

Şöyle ki, romanın başında Baudolino'nun yazmayı yeni öğrendği zamanlarda tuttuğu bir günlüğü okuyoruz. Yani roman Baudolino'nun gerçek yaşamını değil, 'kendi anlattığı şekliyle' yaşamını anlatıyor ve daha önemlisi romanı oluşturan anlatı, anlatı sahibinin kendi yaşamını yazınsallaştırılmaya başlandığı noktayı kendisine başlangıç noktası olarak alıyor. Baudolino'yu kendi hikayesini Niketas'a anlatmaya iten sebebin tuttuğu günlükleri kaybetmesi oluşu da burada anlam kazanıyor. Baudolino hayatını anlatılar üretmekle yaşamakla kalmıyor, adeta bir anlatı olduğu takdirde var olabileceğini bize beyan ediyor. Neyin gerçek ve neyin kurgu olduğu, hikayenin kendisi anlatıldıktan sonra önemini yitiriyor. Zaten Eco'nun karakterlerinin bir kısmını gerçek kişilere dayandırması -örneğin Niketas- bunun bir göstergesi. Hikaye inandırıcılığını kendi eliyle kuşkulu hale getirdiği halde kendini var kılmak yoluyla bir olaylar dizisinin bilgisini sunuyor bize. Romanı elinize alıp okumaya başladığınız andan itibaren bilgi ile bilginin içerdiğini iddia ettiği gerçeklik arasındaki ilişkisizliği kabul etmiş oluyorsunuz. Belki her anlatıda karşı karşıya kaldığımız bir durum bu. Ama Eco'nun romanı okuyucusuna romanın yapıntılığına dair daha 'şuurlu' bir duruş sağlıyor. Nabakov'un Solgun Ateş veya Sebastian Knight'ın Gerçek Yaşam Öyküsü kitaplarındakine benzer bir durum bu. Ancak Baudolino'nun farkı bilginin değerinin doğruluk derecesi ile ölçülmediği bir dönemi ele alan tarihi bir roman olması. Diğer bir deyişle kıssanın kendisi içindeki hissenin bedenlenmiş halini ihtiva etmekte.

Bunun yanı sıra, Baudolino'da, herkesin malumu olan bilgi-iktidar ilişkisini, belki meselenin yaygın yorumlanış biçiminden farklı bir şekliyle okuyoruz. Burada bilgi bir araç olmanın dışına çıkıyor, var olan gerçekliği şekillendirmenin ötesinde yaratıcısının gerçeklik algısını da şekillendiren bir konuma geçiyor. Hikayede Baudolino'nun ön ayak olduğu kandırmacaların çoğunluğu iktidar ve güç dengelerinin belirli bir şekilde manipülasyonunu hedef almakta. Ancak bu manipülasyonlar öyle çığrından çıkıyor ki fabrike edilen bilgi iktidar aracı olmaktan çıkıp tarihi kendi inisiyatifi ile şekillendirmeye başlıyor. Baudolino'nun en yakın arkadaşlarını kendi fabrikasyonları ile süslediği bir yolculuğa sürüklemesinde bu kontrolden çıkmışlığı görüyoruz. Manipülasyonlar, yalanlar başka beklenmedik sonuçlar da doğurabiliyor. Örneğin Niketas, Latinlerin Bizans'ı istila ettikleri dönemde ortaya çıkan kutsal emanet sahteciliğini eleştirmekle birlikte bu sahte emanetleri alıp kendi yurtlarına götüren Latinlerin kendi kiliselerine istemeden de olsa kutsal düşünce aşılayabileceğini ümit ediyor. Bu düşünceye göre emanetin herhangi bir kutsiyeti olmasa dahi kutsal olduğunun düşünülüyor olması belirli bir etkiyi yaratabilir, bu etki yapılan sahtekarlığın baştaki hedefinden tamamen bağımsız olsa bile. Gerçek ve anlatının birbirine girdiği bu evrende ümit edilebilecek olan tek şey ortaya çıkan sonucun mevcut beklentilerle çatışmaması. Diğer bir deyişle rotanın kendisi, varış noktasına nazaran ikincil bir konumda kalıyor: "Büyük bir tarihte küçük gerçekler, en büyük gerçekler ortaya çıksın diye değiştirilebilir".

Baudolino keyifli vakit geçirmeyi sağlamasının yanı sıra, tarihçilik, hikayecilik, kanaat-bilgi-iktidar ilişkileri gibi konularla ilgilenenlerin sinüslerini açabilecek bir roman.

Monday, November 08, 2010

mesaj, kodlama, kodçözümü (açıklık epistemolojileri 2)

Daha önceki bir yazıda Brian Eno'nun kendi müziğine dair verdiği tanımlardan hareketle kendisinin bilgisinin oluşumu sürecinde bilgiyi alımlayana da bir yer ayıran olgulara bir giriş yapmış oldum. Kaldığım yerden devam etmek istiyorum.

Medya çalışmaları alanında önde gelen bir isim olan Stuart Hall ünlü 'Kodlama, Kodçözümü' (Encoding, Decoding) makalesinde medyada mesajın oluşum sürecinde mesajı kodlayanın avantajlı konumunu vurgulamakla birlikte kodçözümü sürecinin mesaj tüketicisine mesajı farklı şekillerde alımlama olanağı da sunduğuna dikkat çeker. Bu argümanı farklı şekillerde okumak mümkündür. Hall'ın düşünsel konumundan hareketle ilk akla gelecek olan okuma biçimi mesajın yerine ulaşması için alıcısı tarafından çözülmesinin gerekiyor olması durumunun mesaj tüketicisine sınırlı dahi olsa bir hareket (mücadele) alanı sunduğu noktasına odaklanır. Bu okuma biçiminde kodun çözümü siyasi bir momenttir ve ortodoks yaklaşımlardan ne kadar uzaklaşmaya çalışırsa çalışsın Hall'ı gerisin geriye 'bilinç' meselesine götürür.
İkinci bir seçenek nasıl bir niyetle oluşturulmuş olursa olsun mesajın iletilebilir hale getirilmesi için kodlanması gerektiği konusuna odaklanmak olabilir. Bu okuma biçimine göre mesajın kodlanmış hali (yani, mesajın yayınlandığı medya her ne ise orada geçerli olan dil ile yeniden yazılması sonucunda ortaya çıkan ürün) asla mesajın kendisi olmayacağı için belki de en baştan mesajın kendisinden farklılaşmaktadır. Bu durumda kodçözümü yalnızca mesaj tüketicisinin kapasitesi (bilinç seviyesi, tercihleri, yanılsamaları, vs.) ile şekillenmemekte, mesajın kodlanmış halinin halihazırda mesajdan farklılaşmış olmasından dolayı iki kere (yani hem kodçözücünün tercihleri ve kapasitesince, hem de mesajın kodlanmış halinden kaynaklanan değişimlerce) 'bozulmaktadır'.

Bu ikinci okuma biçiminin bizi mesajın ('bilgi' diye okuyun) iletilemez bir olgu olup olmadığı sorusuna götürmesi kaçınılmaz. Mesajın iletilemezliği bilgi ve iktidar arasında var olduğu artık herkesçe kabul edilmiş olan ilişkiyi sorgulanır hale getirir gibi gözükmekle birlikte bu ilişkinin yerli yerinde durduğunu görebilmemiz için kodçözümündeki geniş özgürlük alanı için nasıl bir bedel ödemiş olduğumuza bakmamız gerekir. Ümit ediyorum ki bu mesele hakkındaki fikirlerimi de kısa zamanda monitörünüze dökeceğim.

Saturday, July 10, 2010

brian eno'nun müdahil kılan müziği (açıklık epistemolojileri 1)

Hakkında hazırlanan bir belgeselde (Imaginary Landscapes - youtube'da var ama bize yasak) Brian Eno'nun kendi müziğini tanımlarken şu sözleri sarf ettiğini duyuyoruz: "Mekansal anlamda müziğin kenarlarını fark etmeyeceksiniz... Dışlamaktan ziyade müdahil kılan, başlangıcı veya sonu olmayan bir müzik". Eno'nun 'ambient' müziğin kurucularından birisi olduğunu düşündüğümüzde bu tanımlama bu müziğe dair çok şey anlatıyor. Aşırı peyzaja kaçan örnekleri bir yana, bu müziğin dinleyiciyi 'müdahil kılma' kapasitesinin diğer tarzlardan daha fazla olması, üzerine anlam yapışmama özelliği taşıyan kumaşıyla alakalı. Klasik müziğin analitiği, cazın entellektüelliği, rock müziğin asiliği veya virtüözitesi, dünya müziğinin 'yerelliği' (glokal midir, nedir?) vs derken bu müziklerin hiçbirisinin 'paketin yanında başka birşeyler olmadan' bize ulaşmadığının görüyoruz. Diğer bir deyişle, bir tarihlerinin ve bir yaşam tarzına işaret ediyor olmalarının yarattığı bir kısıtlama söz konusu. Her tür müziğin kendince bir yerinin ve zamanının olduğunu ve ambient dinleyerek bu hayatın geçmeyeceğini bilerek şunu soruyorum: Bir Guns'n Roses müziği dinlerken bu grubun kliplerinde anlatılandan farklı bir yaşam estetiği üzerinden söz konusu müzikle ilişki kurabiliyor muyuz? Eno'nun anlatmaya çalıştığı müzikte ise benzer bir dikte ediciliği görmüyoruz (Guns' a ayıp oldu ama ne yapalım, kültür emperyalizmi filan deyip geçelim). Üstelik bunun tek sebebi bu müziğin daha kısıtlı ve/veya daha az pazarlanmış bir geçmişi olması değil. Aynı belgeselde Eno'nun film müzikleri ile ilgili söyledikleri, burada anlatmaya çalıştığım farkı oldukça iyi özetliyor. Eno'ya göre film müzikleri kompozisyon olarak diğer müziklerden farklıdır. Zira, bu müzikler bir harekete eşlik etmek üzere üretilmişlerdir. Tek başına dinlendiklerinde ise haliyle filmde mevcut olan hareketi içermezler, bize yalnızca bağlamı sunarlar. Ve bu durum dinleyiciye müziğin vermediği hareketi inşa etme olanağı sunar.

Peki Eno'nun bahsettiği ve üretmeye çalıştığı müzik dinleyiciye bu olanağı nasıl sunuyor -yani olay sadece dinleyicinin inşa etmesine olanak tanımaksa, hiç ses üretmeyelim dinle(me)yici istediğini inşa etsin (yapan var mı? var valla)? Eno'nun 1996 tarihinde yaptığı bir konuşmada bunun ipuçlarını bulabiliriz. Konuşmasında Eno ilk ilham kaynağının Steve Reich'in 'It's gonna rain' adlı parçası olduğunu söylüyor. Bir vaizin sokakta yaptığı "Dünyanın sonu gelecek!" konuşmasının kayıt edilmesi ve bu kaydın bir parçasının birbirleriyle senkronize çalışmayan iki teypte aynı anda çalınmasıyla ortaya çıkan bu sinir bozucu kayıt aynı cümlenin ("It's gonna rain") iki kaynaktan çıkışı ve zaman içinde birbirine girmesi sonucu Eno'nun beyninde fırtınalar yaratıyor. Eno'nun verdiği ikinci örnek 'moire' denilen desenler. İki gridin belli bir açıyla üst üste konması sonucu ortaya çıkan 'şaşı bak şaşır' tarzı desenler bunlara bir örnek. Eno bu örneklerden hareketle basit örüntülerin tekrarı üzerinden açılıp saçılan sesler üretebileceğini fark ediyor. Bu şekilde üretilen müziklerin, yukarıda yaptığımız alıntıda da söylediği üzere, "başlangıcının veya sonunun olmadığını" anlayabiliriz. Zira bu müzikte tekrarın ne kadar süreceği, kaymanın ne kadar olacağı, tekrar eden örüntülerin frekansları, vs gibi değişkenler üzerinde verilecek olan kararlardan başka başlangıcı veya sonu belirleyen hiçbirşey olmayacaktır - diğer bir deyişle bir 'giriş' yok ki, bizi bir 'gelişme'ye götürsün, oradan da "daha da baymayalım, bi yerde bağlayalalım" düşüncesiyle bir 'sonuç' üretmeye zorlasın. Oluşumundaki basitliğe tezat bir şekilde tahmini mümkün olmayan bir karmaşaya doğru giden böyle bir müzik, paradoksal olarak, dinleyicisinin algısının sınırlarını, üretilirken 'sonuç ürünün' ne olacağı üzerine daha çok kafa yorulan müziklerden çok daha fazla zorluyor (Burada paradoks nerede ki? Emeğe saygı, anti-entellektüalizm, üretim süreci arasında kurulan ilişkide sıkça düşülen tuzaklardan birisine mi düştüm nedir?). Bunun sonucu olarak ortaya çıkan 'dizilim' her bir kulak tarafından farklı algılanıyor, her dinleyen bu müziğin farklı bir noktasına takılıyor. Sonuç olarak aynı müzik her bir dinleyicisine farklı deneyimler sunuyor. Diğer bir deyişle, her bir dinleyicisi aynı müziğe farklı bir senaryo yazıyor.

Peki var mı böyle bir şey? Bilmiyorum. Ben yalnızca bunun yaşıyorum. Ancak burada ele aldığım konu beni yönlendirici olmayan, 'dışarıdan gelene açık olan' üzerine düşünmeye zorluyor. Bunu bir sonraki yazıda tartışmaya çalışacağım.

Monday, December 14, 2009

"bildiğim bir tek şey varsa o da hiçbir şey bilmediğimdir" ne demek

Robert Lynd 1939 tarihli Knowledge for What? adlı kitabının ilk bölümünde 'sosyal bilimlerin krizi' konusunu işler. Sosyal bilimlerle kıyısından köşesinden ilgilenmiş herkes bilir ki bu kriz söylemi 20. yüzyıl boyunca baş köşede tutulmuş, en nihayet asla içinden çıkılamayacağı anlaşılmış, "zaten başka türlü bir krizin eşiğinde meydana gelmiş, baştan kokmuştu" denilerek rafa kaldırılmış, ancak ve ancak konu bulamayan konferans düzenleyicilerince masaya yatırılmış, 'temcit'in ne olduğunu çoktan unutan bizler tarafından tekrar tekrar afiyetle yenilip yutulmuştur. "Bir de senden mi yiyeceğiz bu pilavı birader!" diyecek olanlarınıza baştan söyleyeyim ki -şimdi sıralayacaklarım her ne kadar aksi yönde bir kanaat uyandıracaksa dahi- "'Ben konuya çok başka bir mevziden yaklaşacağım' diyenler en basmakalıp lafları sıralayanlardır" klişelerini paranteze almaya çalışan fikriyatlarda kaybolup lafı uzatmayacak, yukarıda bahsi geçen kitaptan ilginç bulduğum bir noktayı aktarmakla yetineceğim.

Sözün özü şudur ki Lynd kitabının Amerikan kültürünü tartıştığı bölümünde şu saptamayı yapar: Uzmanların bilgi birikimi, bu birikimin geniş halk kitlelerinin düşünce alışkanlıklarının içine sızma sürecinden çok daha hızlı bir biçimde artmaktadır. Bir yandan bu birikimin toplumsal kurumlara yayılımının kendi kendine gerçekleşeceğine dair inanç, bir yandan belli iktidar bloklarının bu birikimi mülkiyet altına alınıyor olması, bu ayrışmayı hızlandırır.  "'Bilenle bilmeyen bir mi' diyen lavuklardan olsa gerek" diyerek çöpe atmayın hemen adamı, saptamanın devamını dinleyin. Lynd'e göre bu çerçeveden bakıldığında 'ilerleme'nin asıl kazancı 'başarmış olduklarımız' değil, düşünce alanındaki bu genişlemenin maddi hayatta tezahürlerinin gerçekleştirilememesine bakarak beceriksizliklerimizi daha iyi kavrar hale gelmemizdir.

Lynd bu enteresan ("senin için bebek") saptamasını daha enteresan bir saptamayla birleştirir. Amerikan kültürü (artık hepimizin kültürü) bu kavrayışın birikimini yapmakta, becerememe halinin gündelik hayatta yarattığı sıkıntı, bu beceriksizliği dizginlemeye ve azaltmaya çalışan kurumların bu sıkıntıyı kavrama süresinden çok daha hızlı bir biçimde artmaktadır. Sonuç olarak bizler (biz Amerikalılar), bu kurumların, kültürümüzün potansiyellerini anlayıp bunun ışığında bilgilenmemizi sağlayabilme hızından çok daha hızlı bir biçimde cahilleşmekteyiz.

Şunu belirtmek gerekir ki bu metin sosyal bilimlerin toplumsal sorunları kavrayabileceğine ve bunlara çözüm getirebileceğine dair inancın tam olduğu bir dönemin ürünü. Bu bağlamda Lynd'in 'sosyal bilimlerin krizi'ni ciddiye alıyor olmasının kendince meşru yanları var. Vatandaş için kaygılı adam -en azından adamın metni. Peki bu metni bağlamından koparıp bugüne taşımanın alemi neydi? Sanırım bu noktada balığın baştan koktuğundan dem vuran, adını zikretmediğim arkadaş(lar)la aynı noktada buluşmaktayım. Tabi kokmuş olan balıkla değil, balığın kokmasına neden olan klimatografik şartlarla ilgilenmek şartıyla. Yoksa neyleyim sosyal bilimlerin krizini...

Monday, November 16, 2009

insanın ulaşabileceklerinin kendi hayal gücünün ötesinde olması ne anlama geliyor?

Christopher Nolan'ın, aralarında takıntılı bir rekabet olan iki sihirbazın hikayesini anlattığı The Prestige adlı filminde, David Bowie'nin canlandırdığı Nikola Tesla'nın ağzından dile dökülen vurucu bir ifade geçmekte: "İnsanın ulaşabilecekleri hayal gücünün ötesindedir" ("Man's reach exceeds his imagination" -seksist bir ifade, ama yapacak birşey yok, olan olmuş). İlk bakışta bilimsel ilerlemeyi yücelten ve bu yüceltme durumundan dolayı kendiyle çelişen bir aforizma olarak görebiliriz bu laf -zira "Kardeşim madem hayal gücünü aşıyor, bu işler nasıl oluyor? Sen bunu yapabiliyorsun da benim kafam niye almıyor? Sen hangi gezegendensin birader!" demeye zorluyor bu laf izleyici/okuyucuyu. Nikola Tesla'nın bilim tarihindeki tartışmalı konumu ve üzerine üretilen efsanelerin kendisinin hangi gezegenden geldiği sorusunu meşru kılması bir yana, bu argüman Aydınlanma düşüncesinin insan yaratıcılığını ön plana çıkaran yaklaşımını yansıtıyor gibi görünebilir -ki bu yaklaşım bilimsel ilerlemenin toplumları daha iyi bir noktaya taşıyacağı inancını beraberinde getirmiştir. Ama bu aforizmayı biraz zorlamak, biraz sündürmek mümkün. Hadi sündürelim.

Fransız bilim felsefecisi Gaston Bachelard, insanların ateş, su ve hava gibi, tanımlamakta zorlandığı ve metafizik anlamlar yüklediği madde veya olgular karşısında duydukları ilk heyecanın, daha sonraları fizik ve kimya gibi bilim dallarını ortaya çıkardığını savunur. Bachelard'a göre pozitif bilimlerin geliştiği dönemlerde dahi bu heyecan etkili olmakta, hatta bilimsel ilerleme karşısında bir engel oluşturmaktadır. Bachelard'ın bu düşünceden hareketle ulaştığı ikinci bir sonuç ise, bilimin tarihi yazılırken, meydana gelen gelişmelerde bir 'ilk başlatıcı' aramanın beyhude bir çaba olduğudur. Diğer bir deyişle, herhangi bir olgunun bilimsel olarak açıklanabilir hale hangi noktada geldiği asla bilinemez. Zira "Evreka!" diyen kişinin zihninde bu buluş öncesinde, bu nesne veya olguya dair yaşadığı dönemde  hakim olan inanışlar veya spekülatif açıklamalar mevcut olacaktır. Bu spekülasyonlar ise, daha önceki bir dönemde ortaya atılan başka spekülasyonlardan bir şekilde etkilenmiştir. Bu böyle gider de gider. İlk ateşe elini uzatan insan -ki bu ilk ateşin, yıldırım düşmesi sonrası yanan bir ağaçta insanlara göründüğü yaygın rivayetler arasındadır- acı içinde haykırdıktan sonra bu duruma nasıl bir anlam yüklemiştir bilemeyeceğimize göre, ateş olgusunun bilim tarihinde nasıl ortaya çıktığını anlatırken her daim bu buluş öncesinde ateş olgusu üzerine üretilmiş bir fikir olduğunu hatırlamalıyız. En azından Bachelard'ın dediği bunun gibi birşey.


Bu argümanın (yoksa hipotez mi desek, ya da sarmısaklayıp da mı saklasak?) Tesla'nın ağzından dile dökülen aforizmayla ne ilgisi var diyebilirsiniz. Ancak Bachelard'ın söylediklerinden çıkarılabilecek başka sonuçlar söz konusu. Şöyle ki, elini ateşe ilk uzatanın, atası olduğu homo sapienlerin günün birinde bu olguyu açıklayabileceklerini aklının ucundan dahi geçirmediğini göz önünde bulundurursak (sizi bilmem, ama bana oldukça uzak bir ihtimal gibi görünüyor), doğayı anlama yolunda atılmış olan adımlar ne derece insanlığın 'başarı'sıdır sorusu akla geliyor. Öyle ya, eli yanan arkadaşın ardından gelenler önce ateşe ellerini uzatmamaları gerektiğini, ardından ateşin taşınabildiğini, ardından ateşi kontrol edebileceklerini, ardından eti-kemiği ateşle daha rahat yenilebilir hale getirebileceklerini, ardından ateşle başka canlıları öldürebileceklerini (muhtemelen ilk bunu bulmuşlardır), vs. bir şekilde fark etmişler. Ancak bu fark etme süreçlerinde her daim bir önceki adımdaki bilgiden hareket etmişler. Yani, ateşi kendileri yaratabilecek hale geldiklerinde ateşe dair fikirleri, ateşe elini uzatıp acı acı bağıran arkadaşın ateş hakkındaki fikrinden hareketle oluşturulmuş olamaz -zira bu arkadaşın ateşe dair bir bilgisi yoktu başta (belki gidip bepanteni bulmuştur). Burada bahsi geçen konu insanlığın deneyimlerinin bir sonraki jenerasyona aktarımından mı ibaret? Yoksa söz konusu olan, bugün ateşe dair bilgimizin insanlığın değil, insanlığın ateş üzerine yürüttükler spekülasyonların bir ürünü olduğu mu? Tam bu noktada, insanlığın ulaşabileceği noktanın insanın hayal gücünü aştığı görüşü, başta bahsedilen klasik ilerleme mitinden farklı bir anlam kazanıyor. Daha önceki bir yazıda bahsettiğim singularity teorisi, insanlığın teknolojik ilerlemenin yaratıcısı, aktörü olmaktan çıkacağı bir gelecek betimliyor. Bu teoriye göre yapay zekanın ortaya çıkışı sonrası makineler hem insan beynini aşan işlem kapasiteleri, hem de aralarındaki iletişim sayesinde teknolojik ilerlemeyi insanlığın gerçekleştirebileceğinden çok daha hızlı gerçekleştirebilecek (hızlı çoğalma yeteneklerinin virüslere sağladığı adaptasyon kapasitesini düşünün). Bu teori geleceği anlatıyor. Ama ya Bachelard haklıysa? Ya bugün geldiğimiz noktaya da kendi isteğimizle gelmemişsek? Acaba filmdeki Tesla bunu mu söylemek istemişti? Bunu bilemeyiz, ama bence bugün yaşasa bu fikir hoşuna giderdi...