Showing posts with label singularity. Show all posts
Showing posts with label singularity. Show all posts

Monday, November 16, 2009

insanın ulaşabileceklerinin kendi hayal gücünün ötesinde olması ne anlama geliyor?

Christopher Nolan'ın, aralarında takıntılı bir rekabet olan iki sihirbazın hikayesini anlattığı The Prestige adlı filminde, David Bowie'nin canlandırdığı Nikola Tesla'nın ağzından dile dökülen vurucu bir ifade geçmekte: "İnsanın ulaşabilecekleri hayal gücünün ötesindedir" ("Man's reach exceeds his imagination" -seksist bir ifade, ama yapacak birşey yok, olan olmuş). İlk bakışta bilimsel ilerlemeyi yücelten ve bu yüceltme durumundan dolayı kendiyle çelişen bir aforizma olarak görebiliriz bu laf -zira "Kardeşim madem hayal gücünü aşıyor, bu işler nasıl oluyor? Sen bunu yapabiliyorsun da benim kafam niye almıyor? Sen hangi gezegendensin birader!" demeye zorluyor bu laf izleyici/okuyucuyu. Nikola Tesla'nın bilim tarihindeki tartışmalı konumu ve üzerine üretilen efsanelerin kendisinin hangi gezegenden geldiği sorusunu meşru kılması bir yana, bu argüman Aydınlanma düşüncesinin insan yaratıcılığını ön plana çıkaran yaklaşımını yansıtıyor gibi görünebilir -ki bu yaklaşım bilimsel ilerlemenin toplumları daha iyi bir noktaya taşıyacağı inancını beraberinde getirmiştir. Ama bu aforizmayı biraz zorlamak, biraz sündürmek mümkün. Hadi sündürelim.

Fransız bilim felsefecisi Gaston Bachelard, insanların ateş, su ve hava gibi, tanımlamakta zorlandığı ve metafizik anlamlar yüklediği madde veya olgular karşısında duydukları ilk heyecanın, daha sonraları fizik ve kimya gibi bilim dallarını ortaya çıkardığını savunur. Bachelard'a göre pozitif bilimlerin geliştiği dönemlerde dahi bu heyecan etkili olmakta, hatta bilimsel ilerleme karşısında bir engel oluşturmaktadır. Bachelard'ın bu düşünceden hareketle ulaştığı ikinci bir sonuç ise, bilimin tarihi yazılırken, meydana gelen gelişmelerde bir 'ilk başlatıcı' aramanın beyhude bir çaba olduğudur. Diğer bir deyişle, herhangi bir olgunun bilimsel olarak açıklanabilir hale hangi noktada geldiği asla bilinemez. Zira "Evreka!" diyen kişinin zihninde bu buluş öncesinde, bu nesne veya olguya dair yaşadığı dönemde  hakim olan inanışlar veya spekülatif açıklamalar mevcut olacaktır. Bu spekülasyonlar ise, daha önceki bir dönemde ortaya atılan başka spekülasyonlardan bir şekilde etkilenmiştir. Bu böyle gider de gider. İlk ateşe elini uzatan insan -ki bu ilk ateşin, yıldırım düşmesi sonrası yanan bir ağaçta insanlara göründüğü yaygın rivayetler arasındadır- acı içinde haykırdıktan sonra bu duruma nasıl bir anlam yüklemiştir bilemeyeceğimize göre, ateş olgusunun bilim tarihinde nasıl ortaya çıktığını anlatırken her daim bu buluş öncesinde ateş olgusu üzerine üretilmiş bir fikir olduğunu hatırlamalıyız. En azından Bachelard'ın dediği bunun gibi birşey.


Bu argümanın (yoksa hipotez mi desek, ya da sarmısaklayıp da mı saklasak?) Tesla'nın ağzından dile dökülen aforizmayla ne ilgisi var diyebilirsiniz. Ancak Bachelard'ın söylediklerinden çıkarılabilecek başka sonuçlar söz konusu. Şöyle ki, elini ateşe ilk uzatanın, atası olduğu homo sapienlerin günün birinde bu olguyu açıklayabileceklerini aklının ucundan dahi geçirmediğini göz önünde bulundurursak (sizi bilmem, ama bana oldukça uzak bir ihtimal gibi görünüyor), doğayı anlama yolunda atılmış olan adımlar ne derece insanlığın 'başarı'sıdır sorusu akla geliyor. Öyle ya, eli yanan arkadaşın ardından gelenler önce ateşe ellerini uzatmamaları gerektiğini, ardından ateşin taşınabildiğini, ardından ateşi kontrol edebileceklerini, ardından eti-kemiği ateşle daha rahat yenilebilir hale getirebileceklerini, ardından ateşle başka canlıları öldürebileceklerini (muhtemelen ilk bunu bulmuşlardır), vs. bir şekilde fark etmişler. Ancak bu fark etme süreçlerinde her daim bir önceki adımdaki bilgiden hareket etmişler. Yani, ateşi kendileri yaratabilecek hale geldiklerinde ateşe dair fikirleri, ateşe elini uzatıp acı acı bağıran arkadaşın ateş hakkındaki fikrinden hareketle oluşturulmuş olamaz -zira bu arkadaşın ateşe dair bir bilgisi yoktu başta (belki gidip bepanteni bulmuştur). Burada bahsi geçen konu insanlığın deneyimlerinin bir sonraki jenerasyona aktarımından mı ibaret? Yoksa söz konusu olan, bugün ateşe dair bilgimizin insanlığın değil, insanlığın ateş üzerine yürüttükler spekülasyonların bir ürünü olduğu mu? Tam bu noktada, insanlığın ulaşabileceği noktanın insanın hayal gücünü aştığı görüşü, başta bahsedilen klasik ilerleme mitinden farklı bir anlam kazanıyor. Daha önceki bir yazıda bahsettiğim singularity teorisi, insanlığın teknolojik ilerlemenin yaratıcısı, aktörü olmaktan çıkacağı bir gelecek betimliyor. Bu teoriye göre yapay zekanın ortaya çıkışı sonrası makineler hem insan beynini aşan işlem kapasiteleri, hem de aralarındaki iletişim sayesinde teknolojik ilerlemeyi insanlığın gerçekleştirebileceğinden çok daha hızlı gerçekleştirebilecek (hızlı çoğalma yeteneklerinin virüslere sağladığı adaptasyon kapasitesini düşünün). Bu teori geleceği anlatıyor. Ama ya Bachelard haklıysa? Ya bugün geldiğimiz noktaya da kendi isteğimizle gelmemişsek? Acaba filmdeki Tesla bunu mu söylemek istemişti? Bunu bilemeyiz, ama bence bugün yaşasa bu fikir hoşuna giderdi...

Sunday, November 08, 2009

1959'da düşünen makineleri tartışmak: Cahit Arf ve "singularity"?

Ünlü fizikçi Richard Feynman, 29 Aralık 1959 yılında California Institute of Technology'de gerçekleştirilen bir toplantıda, nanoteknoloji kavramının gelişimi açısından önemli olduğu kabul edilen bir konuşma gerçekleştirmişti. Feynman, There is Plenty of Room at the Bottom başlıklı konuşmasına "24 ciltlik Brittanica Ansiklopedisini bir toplu iğnenin başına niçin yazamıyoruz?" sorusu ile başlayıp minyatürleştirme uygulamalarının hangi noktalara gelebileceğine dair görüşlerini ortaya koymuş, biyolojik sistemlerdeki hücrelerin sahip olduğu özellikler ve bilgi taşıma kapasitelerinden hareketle atomları istediğimiz şekilde düzenleyebilmenin olanaklarını tartışmıştı. Bilindiği üzere, atomik ve moleküler ölçekteki bu faaliyetler günümüzde nanoteknoloji adıyla anılyor.

Feynman'ın konuşmasından birkaç ay önce, tam tarih vermek gerekirse 1 Nisan 1959'da, Erzurum Atatürk Üniversitesi'nin açılış konferansında konuşmakta olan Cahit Arf aynı konuya değiniyor, üstelik şaka yapmıyordu. Ancak Feynman'dan farklı olarak Arf konuya "Makineler düşünebilir mi?" sorusu açısından yaklaşıyordu. Biraz uzunca dahi olsa, bu alıntıyı kayıt amacıyla buraya koyalım (sonra muhabbete devam edeceğiz):

"Makinelerin bazı işleri insan beynine nazaran çok daha çabuk yapabildiklerine mukabil, anlayış yani alış kapasiteleri büyük bir salonu doldurabilecek kadar büyük olanlarında bile tenevvü bakımından insan beyninden çok düşüktür. İnsan beyninin kendi kendisini kendi insiyatifi ile tekemmül ettirmesine mukabil makine yapıldığı gibi kalmaktadır. Bununla beraber kendi kendisini tekamül ettiren (geliştiren) makineler tasarlamak mümkündür. Fakat kanaatimce insan beyni ile makine arasındaki asıl fark, insan beyninin estetik mahiyette müessirleri alıp onlar üzerinde işleyebilmesi ve yine estetik mahiyette olan kararlar verebilmesine, verilen bir işi yapıp yapmamak hususunda kendisini serbest hissetmesine mukabil makinede bu vasıfların benzerlerinin yok oluşudur. Bu vasıfları karakterize eden husus hepsinin de bir belirsizlik unsuru ihtiva etmesi, bunların şaşmaz bir şekilde uydukları kaidelerin olmayışıdır. Belirsizlik karakterine haiz olan insan dışı tabiat hadiseleri mevcuttur. Bunlar atom içinde cereyan eden olaylardır. Bu itibarla nispeten küçük sayıda atom içinde cereyan eden makinelerin işleyişinde müessir hale gelebilirse makinelerin estetik bakımdan da insan beynine benzetileceği ümit edilebilecektir. Böyle bir makine, mesela filan müzik parçasını güzel bulmadığını söyleyebilecektir. Fakat bu işin uzun yıllar sonra bile ve belki de hiçbir zaman yapılamayacağını zannediyorum."

Son cümlesindeki ümitsiz yaklaşımı bir yana, Cahit Arf'ın atomik ölçekte makinelerin üretilmesi ile yapay zeka arasında kurduğu ilişki, teknolojinin geleceğine dair yapılan tartışmalarda uzun zamandır ele alınmakta. Konu hakkında farklı görüşler mevcut elbette, kimileri yapay zekanın gelişiminin nanoteknoloji ile yakından alakalı olduğunu söylerken, kimileri böyler bir ilişkinin zorunlu olmadığını iddia etmekte. Buradaki ayrışmanın başladığı noktalardan bir tanesi, yapay zeka teknolojisinin gelişimi için, biyolojik sistemlerin teknolojiye uygulanması olarak tanımlanabilecek olan biomimetic alanından hareket edilip edilmeyeceği. Diğer bir deyişle yapay zeka yaratmak için mutlak surette insan beyninin bir kopyasını yapmalı mıyız? "Belirsizlik" kavramına yaptığı vurgu, Arf'ın bu kampta yer aldığını düşündürtüyor. Bugün bu soruya olumlu cevap verenler yapay zekanın gelişimi için nanoteknolojide gerçekleşmesini bekledikleri gelişmelerden medet ummakta.

Ancak yukarıdaki alıntıda nanoteknoloji ve yapay zeka ile alakalı başka bir konuya değiniyor Arf: "Kendi kendilerini tekamül ettiren (geliştiren) makineler". Bu konu, teknolojinin geleceğine dair biraz ürkütücü bir senaryo olan (technological) singularity tartışmalarını akla getiriyor. Singularity kavramı ilk defa 1982 yılında, Vernor Vinge tarafından, insandan daha zeki yapıların oluşturulmasının beraberinde getireceği geleceği tanımlamak için kullanıldı. Ancak kavramın kendisi bir birleşme (convergence) ifadesi gibi algılanmamalı. Singularity, bazı kaynaklarda dendiği gibi "doğal ve yapay zeka birlikteliği"ni anlatmıyor. Aslında anlatılmak istenen, bir birleşmenin aksine, bir daha asla kapanmayabilecek olan bir farkın oluşması. Kavramının kökleri, matematiksel modellerin açıklayamadığı durumlar için kullanılan singularity kavramına dayanıyor. Rölativitenin geçersiz hale geldiği kara delikler bunun bir örneği. Vinge bu kavramı insanın teknolojinin sonraki aşamaları hakkında bir fikir sahibi olamayacağı, kendi modellerinin geçersiz olacağı ve yeni bir gerçekliğin ortaya çıkacağı bir noktayı anlatmak için kullanıyor. Kavram üzerine yapılan diğer tartışmalarda süper-zeki (super-intelligent) yapıların birbirleriyle bilgi alışverişine girerek, inovasyon hızını insanların -en azından vücutları nanobotlarca upgrade edilmedikçe- anlayamayacakları boyutlara taşıyacağı iddia edilmekte, insanın teknolojik ilerlemenin öznesi olmaktan çıkacağı bir gelecek betimlenmekte.

Vinge singularity kavramının 1950lerde, hızlanarak artan teknoloji konusundan bahsedilirken kullanıldığını, ancak kavramı kullananların teknolojinin sürekli gelişimine dair yeni bir bakış açılarının olmadığını, insandan daha zeki, süper-zeki yapıların inşasını o zamanlar düşünmediklerini öne sürüyor. İnsanın doğayla ilişkisinde kendisini merkeze koymasının yarattığı sınırlar ve bunun beraberinde getirdiği olumsuzluklar aşikar. Bu durum ile karşılaştırıldığında, "zeka" gibi, yalnızca insana özgü olduğuna ve sınırlarının insanlarca belirlenebileceğine dair kuvvetli bir inanç olan bir olguda, insanın sınırlarının ötesinin düşünülmemesi son derece doğal. Cahit Arf kendilerini geliştiren makinelerden bahsederken bu gelişimin insan zekası ile sınırlı kalıp kalmayacağına dair ne düşünüyordu bilinmez -alıntıdaki son cümle bu konuda bir fikir verse dahi-, ancak en azından 1959 yılında Erzurum'da bu konuya değinmiş olduğuna dair bir kayıt var elimizde. Hafızalardan silinmeden, sahaflarda ve kütüphanelerde kaybolmadan paylaşalım.

Not: Cahit Arf'ın konuşmasının metni, "Makine Düşünebilir mi?" başlığı altında, Boğaziçi Üniversitesi Bilgi İşlem Kulübü tarafından çıkarılan Bilim ve Mühendislik dergisinin 4. sayısında (Şubat 1993) yayınlanmış. Nette yaptığım araştırmanın ardından kısa bir yayın hayatı olduğuna kanaat getirdiğim bu dergi yukarıda bahsettiğim kıymetli dökümanı yayınlamanın yanı sıra, kimi güzide üniversitelerimizin kütüphanelerinde dahi kitaplarını bulmakta zorlandığımız isimlerin kitaplarının çevirilerinin tefrikasına girişmiş. Keşke tamamlanabilseymiş bunlar, yine de teşekkürlerimi belirtmek isterim.