Showing posts with label sosyal bilimler. Show all posts
Showing posts with label sosyal bilimler. Show all posts

Thursday, March 01, 2012

varlık-yokluk-boşluk, nerede parodi orada pastiş (açıklık epistemolojileri 3)


Daha önce şu veya bu şekilde ele aldığım açıklık epistemolojileri meselesine geri dönüyorum.

Gerçeklik algısının manipülasyonu için eldeki araçların ve bu araçlara erişim imkanının artmasının gerçeklik olarak algıladığımız şeylerin değerini azaltması ve bu durumun hepimiz tarafından kanıksanmasının üzerinden çok zaman geçti. Simmel'in Metropol ve Zihinsel Yaşam metninde ele aldığı hal bunun ilk adımını oluşturuyor. Büyük kentlerde yaşayan insanlar var gibi görünenin aslında yok olabileceğini, gerçekliğin kim tarafından tanımlandığı üzerinden şekillenen bir kurgu olduğunu çoktan kabul ettiklerini dilencileri görmezden gelerek, kendilerini yol sormak için yaklaşanlara şüpheyle yaklaşarak veya onları da görmezden gelerek, kendilerini tanıtmadan karşıdakinin ismini soran kişilere telefonda isimlerini vermeyerek vs göstermekteler (Buradaki tek sorun farkında olmadan kabul ettikleri bu kurgusallığın kendi kurguları için de geçerli olduğunu anlamamaları ki şimdilik bu konuyu ele almayacağımı hatırlatarak söyleyeyim, açıklık epistemolojileri kavramı çerçevesinde ele almaya çalıştığım esas mesele bu).
Ancak modernitenin berberinde getirdiği ve gündelik yaşam ölçeğinin çok ötesinde sonuçlar doğurmuş olan o malum müphemlik, bütün müphemliğine rağmen veya tam da bu müphemliğinden dolayı şehir efsanelerine, mualifliğe, ana akımın dışında olmaklığa, 'trendy' olmayana, 'indie'ye, vs'ye yer ayırabiliyordu. Modernite halihazırda sahip olduğu araçlarla spiritualizm yaratma kapasitesine sahipti. Rıza düzeneklerinin önemli bir bölümünü bu kapasite oluşturmaktaydı. Modernite Poevari bir estetiği görselleştirmek için ekspresyonizme, nevrotik ruh halini anlatmak için film noir'a sahipti. Modernitenin bilgi-temelli iskeletinin sarsılmasının ve gerçeklik olarak sunulanın kurgusallığının kabul edilmesinin yan ürünlerinden bir tanesi modernitenin sahip olduğu o spiritüalizm kapasitesinin yok olmasıydı. Aslında milliyetçiliklerin-ırkçılığın, muhafazakarlığın yükselişi, dinin geri dönüşü, vs şeklinde tanımlanan eğilimlerin ortaya çıkmasında bu yeni dönemin toplumların seküler araçlarla spiritüel alanlar oluşturma kapasitesini kaybetmesinin yattığını söylemek mümkün. Bu kapasite kaybının sebebi gerçeklik algısında mesnet noktası sağlayacak olan 'güvenilir' kaynaklara artık sahip olunmaması. Başta gündelik hayat ölçeğinde verdiğim örneklerden hareketle bu durumu şöyle örneklendirelim: "Doktordan" başlığıyla arabasını satmaya çalışanlara önceleri sadece güvenmiyorduk -yani hala, aramızdaki bazı safların oltaya gelmesi mümkündü-; bugün ise böyle bir ilan gördüğümüzde "doktordan olunca ne oluyor ki?" diye soruyoruz kendimize. Ve bunu o veya bu mesleği küçümsediğimizden yapmıyoruz; mesele neye değer vermemiz gerektiğine dair 'yol göstericilere' sahip olmamamız. İşte tam da bu durumun açıklık epistemolojilerinin serpilmesine olanak sağladığı kanaatindeyim.

Başka yazılarla konuya biraz daha açıklık getirmeye ve canım isterse açıklık epistemolojilerinin niçin Popperci bir felsefe olmadığını ele almaya çalışacağım, canım istemezse rakı-balık yapacağım.

Wednesday, July 20, 2011

Umberto Eco - Baudolino

"Zaman kekeleyen bir sonsuzluktur"
Hipatia

Umberto Eco'nun Baudolino adlı romanı kanaat-bilgi-inanç olgularının sınırlarının muğlak olduğu bir dönemi anlatıyor. Bu muğlaklığın aşılmasını amaçlayan pek çok kurumun ortaya çıkmış olması bizleri ne derece 'güvence' altına alıyor bilemiyorum. Baudolino, Eco romanlarının her zamanki zenginliği ile, bizleri ortaçağ kent savunma sistemlerinden kapalı oda cinayetlerine kadar çeşitli evrenlere sürüklemesinin yanı sıra bu meseleler üzerine düşünmeye yönlendiriyor.

Roman zeki ve kurnaz bir yalancı olan ve bunu açık açık söylemekten geri durmayan Baudolino'nun, Niketas adlı bir Bizans tarihçisine anlattığı yaşam öyküsünden oluşuyor. Anlattığı hikaye bir yana, romanın biçimlenişinin dahi 'anlatı' ile 'gerçeklik' arasındaki ilişkisizliğin bir tür dışa vurumu olduğunu söylemek mümkün.

Şöyle ki, romanın başında Baudolino'nun yazmayı yeni öğrendği zamanlarda tuttuğu bir günlüğü okuyoruz. Yani roman Baudolino'nun gerçek yaşamını değil, 'kendi anlattığı şekliyle' yaşamını anlatıyor ve daha önemlisi romanı oluşturan anlatı, anlatı sahibinin kendi yaşamını yazınsallaştırılmaya başlandığı noktayı kendisine başlangıç noktası olarak alıyor. Baudolino'yu kendi hikayesini Niketas'a anlatmaya iten sebebin tuttuğu günlükleri kaybetmesi oluşu da burada anlam kazanıyor. Baudolino hayatını anlatılar üretmekle yaşamakla kalmıyor, adeta bir anlatı olduğu takdirde var olabileceğini bize beyan ediyor. Neyin gerçek ve neyin kurgu olduğu, hikayenin kendisi anlatıldıktan sonra önemini yitiriyor. Zaten Eco'nun karakterlerinin bir kısmını gerçek kişilere dayandırması -örneğin Niketas- bunun bir göstergesi. Hikaye inandırıcılığını kendi eliyle kuşkulu hale getirdiği halde kendini var kılmak yoluyla bir olaylar dizisinin bilgisini sunuyor bize. Romanı elinize alıp okumaya başladığınız andan itibaren bilgi ile bilginin içerdiğini iddia ettiği gerçeklik arasındaki ilişkisizliği kabul etmiş oluyorsunuz. Belki her anlatıda karşı karşıya kaldığımız bir durum bu. Ama Eco'nun romanı okuyucusuna romanın yapıntılığına dair daha 'şuurlu' bir duruş sağlıyor. Nabakov'un Solgun Ateş veya Sebastian Knight'ın Gerçek Yaşam Öyküsü kitaplarındakine benzer bir durum bu. Ancak Baudolino'nun farkı bilginin değerinin doğruluk derecesi ile ölçülmediği bir dönemi ele alan tarihi bir roman olması. Diğer bir deyişle kıssanın kendisi içindeki hissenin bedenlenmiş halini ihtiva etmekte.

Bunun yanı sıra, Baudolino'da, herkesin malumu olan bilgi-iktidar ilişkisini, belki meselenin yaygın yorumlanış biçiminden farklı bir şekliyle okuyoruz. Burada bilgi bir araç olmanın dışına çıkıyor, var olan gerçekliği şekillendirmenin ötesinde yaratıcısının gerçeklik algısını da şekillendiren bir konuma geçiyor. Hikayede Baudolino'nun ön ayak olduğu kandırmacaların çoğunluğu iktidar ve güç dengelerinin belirli bir şekilde manipülasyonunu hedef almakta. Ancak bu manipülasyonlar öyle çığrından çıkıyor ki fabrike edilen bilgi iktidar aracı olmaktan çıkıp tarihi kendi inisiyatifi ile şekillendirmeye başlıyor. Baudolino'nun en yakın arkadaşlarını kendi fabrikasyonları ile süslediği bir yolculuğa sürüklemesinde bu kontrolden çıkmışlığı görüyoruz. Manipülasyonlar, yalanlar başka beklenmedik sonuçlar da doğurabiliyor. Örneğin Niketas, Latinlerin Bizans'ı istila ettikleri dönemde ortaya çıkan kutsal emanet sahteciliğini eleştirmekle birlikte bu sahte emanetleri alıp kendi yurtlarına götüren Latinlerin kendi kiliselerine istemeden de olsa kutsal düşünce aşılayabileceğini ümit ediyor. Bu düşünceye göre emanetin herhangi bir kutsiyeti olmasa dahi kutsal olduğunun düşünülüyor olması belirli bir etkiyi yaratabilir, bu etki yapılan sahtekarlığın baştaki hedefinden tamamen bağımsız olsa bile. Gerçek ve anlatının birbirine girdiği bu evrende ümit edilebilecek olan tek şey ortaya çıkan sonucun mevcut beklentilerle çatışmaması. Diğer bir deyişle rotanın kendisi, varış noktasına nazaran ikincil bir konumda kalıyor: "Büyük bir tarihte küçük gerçekler, en büyük gerçekler ortaya çıksın diye değiştirilebilir".

Baudolino keyifli vakit geçirmeyi sağlamasının yanı sıra, tarihçilik, hikayecilik, kanaat-bilgi-iktidar ilişkileri gibi konularla ilgilenenlerin sinüslerini açabilecek bir roman.

Sunday, July 03, 2011

the day after (1983) vs. threads (1984)

The Day After (bundan sonra TDA) filmini hatırlarsınız. Hatırlamadınız mı? Hatırlatayım. Hani TRT günlerinde izlediğiniz, Kansas şehrinde geçen atom bombası filmi, anında iskelete dönüşen insanlar, yıkıntıya dönen kent filan... Hatırlamadınız mı? Şahsen ilk etkisi benim hafızamda hala kazılı. Douglas Coupland'in keyifli kitabında anlattığı X jenerasyonunun temel yapıtaşı olan atom bombası korkusunu soğuk savaş dönemi Amerikasının kafasına kazımak için yapılmış olan bu film, uysal TRT tarafından da yayınlanmıştı elbette. Tıpkı Rusların eğlenmeyi, müziği, dans etmeyi filan bilmeyen, uzaylı benzeri yaratıklar olduğunu anlatan, sarışın Amerikalı genç kız ve erkeklerin başrollerini süslediği anti-komünist propaganda filmlerini pazar sabahı film kuşağı kanalıyla bize enjekte ederkenki uysallığıyla. Kansas eyaleti ve kentiyle ilgili enteresan ilişkim de bu filmle başlamıştır. Hani Matrix'teki "Kansas is going bye bye" sahnesi, veya Lucky Number Slevin'deki "Kansas City Shuffle" hikayesi filan... Ne alıp veremedikleri var bu memleketle henüz anlamadım, bizdeki Çemişkezek gibi bir muhabbet midir, nedir? Her neyse.
Bu filmin İngiltere yapımı bir muadili var: Threads. Bizde yayınlandığını sanmıyorum. Zira belli anlarda "Yemeden önce meyve ve sebzeleri iyi yıkayın" diyormuş gibi bir havayla araya giren bir dış sesin bilgilendirici konuşmaları ve korkunç bir trajediyi ele almasına rağmen oldukça durağan anlatım dili ile daha ziyade bir belgesel niteliğinde bir yapım bu, ne de olsa BBC ürünü. TRT izleyicisinin alışık olmadığı bir anlatım biçimi var. Dahası TDA'dan çok daha sert görsel ögeler içeriyor. Bu iki filmi karşılaştıran yorumlar bu derece sarsıcı görüntülerin Amerikalı izleyiciler için aşırı kaçacağı görüşünde birleşiyor. Uzlaşmaya varılamayan nokta ise Threads ile karşılaştırıldığında TDA'nın A Day at the Races mı, yoksa Barney and Friends gibi mi kaldığı -uzun lafın kısası TDA, Threads'in yanında çok yumuşak kalıyor. Wikipedia'dan öğrendiğimize göre TDA'nın yayınlanmadan önce neredeyse yarı yarıya sansürlendiğini de ekleyelim.
İki film de televizyon için yapılmış, ikisinin de geniş kitleleri bilgilendirme amacı güttüğü ortada (Threads'de bu amaç ayan beyan ortada zaten). Akademik anlamda bu tarz çalışmaların bir değeri olduğuna pek inanmasam dahi, bu iki filme dair bir karşılaştırmanın iki toplumun soğuk savaşa bakışına, kendi gündelik hayatlarında nelere değer verdiklerine, neleri kaybetmekten korktuklarına dair fikir vereceğini söylemek mümkün -en azından çerez niyetine iki kelam edeyim bu mesele üzerine.

Dikkatimi çeken ilk nokta TDA'daki hikayenin daha kırsal nitelikli bir yerleşim alanında geçiyor olması. Geniş düzlükler, bayırlar, verimli tarım arazilari, hayvan çiftlikleri, üretim tesisleri, ve elbette futbol ve beyzbol stadyumları ile parlak ve muzaffer bir yaşamın fotoğraflarını görüyoruz filmin başında. Threads'de ise İngiltere'ye özgü o yorgun görüntü hakim. İngilizlerin "Bombaya gerek yok, bizim zaten ruhumuz daralmış" der gibi bir halleri varken, Amerikalılar steroid pombalanmış o her zamanki umarsız genişlikleriyle "Bu dünyayı ben yaşadım, ben yaşarım; hangi çılgın bana kafa tutacaksa bombaları alır g... sokarım" modundalar.

İlginç olan bir başka ayrıntı iki filmde de yer verilen market sahnesi. Threads'de marketteki amcalar, teyzeler çatışmanın başladığını duyar duymaz yağmaya girişiyor. TDA'da ise insanlar telaşlı olmakla birlikte kasada sıraya girip aldıklarının parasını ödüyorlar. Her Amerikan felaket filminin klasiği olan yağma sahnesi, eğitici bir amaçla yayınlanan bu filmde kullanılmamış -eşek ve karpuz kabuğu meselesi.

Bir başka nokta, yukarıda da dediğim gibi yaşanan trajedinin Threads'de, TDA'dakinden çok daha sert bir şekilde anlatılmış olması. Ancak mesele yalnızca Threads'de daha çok kan, kusmuk, cerahat görmemiz değil. Bombanın düşüşü sonrasında insanların yaşadığı yalnızlık. Filmde hikaye edilen aileler kendi başlarının çaresine bakmaya çalışıyorlar. İnsanların bir araya geldiği anlarda yaptıkları tek şey yiyecek depolarını koruyanlara isyan etmek. TDA'da ise, bombanın düşmesi sonrası insanların hızla bir araya gelip organize olduklarını görüyoruz -Amerikan felaket filmlerinin klasiklerinden birisi daha. Bu farklılık oldukça önemli. Zira Threads'de filmin başından itibaren nükleer savaş durumunda görev yapacak olan birimin görev çizelgelerini, vs görmekle birlikte bombanın düşüşü sonrasında hantal bürokrasiden bir hayır gelmediğini görüyoruz. Eldeki yiyecekleri korumak için açlıktan gebermekte olan insanlarla görevlilerin karşı karşıya gelmesi ise tam bir devlet-toplum zıtlığı hissi veriyor. TDA'da ise Amerikan vatandaşlık ideolojisinin net bir ifadesini görüyoruz. Toplumsal dışlama, linç, "benim arka bahçemde değil" tarzı muhafazakar tavır alma biçimlerinin de kökeni olmakla birlikte bu inisiyatif alma ve örgütlenebilme halinde takdir edilmesi gereken birşeyler olduğunu düşünüyorum (üzerinde sonra duracağım bu meseleyi şimdilik bir kenara bırakayım).

TDA'nın ve Thread'in kaçırılmaması gereken filmler olduklarını söyleyemem. Ancak yukarıdaki gibi bir karşılaştırmada iş görebilir dökümanlar sunuyorlar.

Sunday, August 08, 2010

düşman kardeşler barışırken düşüncenin keskin kenarları törpüleniyor mu?

Eleştirel düşünmenin gücünü kaybettiğine dair görüşlerin düşünce ortamını sardığı bir jenerasyonun üyesi olarak dillere sakız olmuş, yoğrulup hamur olmuş bu konu üzerine uzunca bir süredir pek fazla düşünmediğimi söyleyerek bu metne başlamak istiyorum. Biraz karmaşık bir giriş olacak bu, lütfen dikkat: Bu konu üzerine düşünmeme halimin üzerine düşünmek beni bu konu üzerine düşünmeye itti. Öncelikle şunu belirteyim: Burada eleştirel düşünme derken dar anlamda 'sistem karşıtı' fikirleri değil, genel anlamda hegemonik düşünüş biçimleri karşısında radikal-yıkıcı karakter sergileyen fikirleri kastediyorum. Bu durumun günümüz düşünürlerinin mevcut düşünüş biçimlerinin tahakkümü karşısında boyun eğmelerinden kaynaklandığını düşünmüyorum. Söz konusu olan daha yapısal bir değişim.

Söz konusu nesnenin kendinden menkul bu niteliği üzerine (yani, eleştirel düşünce kategorisine koyulan kuramların/tezlerin/fikirlerin ortaya çıktıkları dönemin hakim düşünüş biçimlerine muhalif oldukları üzerine) düşündüğümüz vakit bugün üretilen fikirlerin 'uysallığının' mevcut düşünce ortamından kaynaklandığı sonucuna varabiliriz. Düşünce üreticilerini peşinde koşturan veya çok geniş kitlelerde infial yaratan fikirlerle son zamanlarda pek karşılaşmadığımız ortada. Şüphesiz bu durum soğuk savaşın bitişi gibi gelişmelerin yanı sıra 'bilgi' olgusunun niteliğinde, üretim süreçlerinde ve değerinde ve entellektüellerin toplumdaki yeri konusunda meydana gelen değişimlerle de alakalı.

Şimdiye kadar söylediklerimin post-modern olarak adlandırılan 'halin' sonucu olduğunu düşünebilirsiniz (Belirtmek gerekir ki bu kavram düşünce tarihçileri, bir takım kendini bilmez zerzavat, ve emek sarf edip ciddi metinler üretmek yerine blog yazan düşünce tembelleri dışında kimse tarafından kullanılmıyor artık). Konuya dair kimi başka analizlerde de eleştirelliğin günümüzdeki durumu bu garip 'hal' çerçevesinde ele alınmakta. Aradaki ilişkiyi anladığım şekliyle tartışabilmek için kısaca bu halden ne anladığımı anlatmaya çalışayım:

Düşünce dünyasında post-modernite ile ilişklendirilen pek çok eğilimin izlerinin çok uzun yıllar önce üretilen fikirlerde bulunduğunu söylemek mümkün. Zaten düşünce üreticileri de bu furyadan kendilerini çabuk kurtarmışlar, birikimlerini nasıl kurtarabileceklerini ve bunu yaparken yeni kazanımlardan nasıl faydalanabileceklerini oturup tartışmaya başlamışlar. O halde, ne oldu? Ne olacak, olan oldu. Olan şuydu: Düşünce tarihinin tozlu raflarında kalan bu görüşler çoğunlukla orijinal fikirlermiş gibi ve başka kılıklarda tekrar dolaşıma sokuldu ve popülerleşti. Örneğin Weber'in -Parsons tarafından uysallaştırılmamış haliyle-nesnellik kriterlerinde veya pragmatizmin kimi varsayımlarında; biraz daha ayrıntıya gidildiğinde Mannheim'in sonraları "daha kabul edilebilir" bir şekle soktuğu bilgi kuramında, veya yeni değil, 50-60 yıl önce çarmıha gerilmiş olan Viyana Okulu'nun bahçesine 'yerini hak etmiş' diğer üyeleriyle birlikte gömülen Mach ve Poincaré'nin bilim felsefelerinde bugün yıkıcı-radikal olarak görülen görüşleri ham haliyle görebiliriz. Ancak "katı olan herşeyin buharlaşmasıyla" birlikte tarihin ve coğrafyanın orasına burasına sıkışmış olan, üstelik üretildikleri dönemde başka niyetlerle ortaya konan ve başka kaygılara cevap verdikleri için başka türlü algılanmış olan bu fikirler çok kısa bir süre içerisinde genel bir eğilimin ögeleri olarak tekrar ortaya atıldı; birleştirilerek tutarlı hale getirildi; tartışıldı; ve hatta bazılarınca kaide haline getirildi.

Yıkıcılığın bu derece yaygınlaşıp olağanlaşmasının eleştirellik açısından doğurduğu sonuç insanların şaşırmaya, rahatsız olmaya, kızmaya, büyülenmeye, hayran olmaya karşı bağışıklık geliştirmesi oldu. Bu bağışıklığın düşünce tarihine bakışımızı, belki olması gerekenden daha keskin hale getirdiğini (veya analitikleştirdiğini) düşünüyorum. Bu durumun entellektüel ortamı daha 'demokratik' hale getirdiğini görüyoruz. Yeni kuramlarda eklektizmden kaçınılmaması, araştırmalarda melez metodolojilerden faydalanılması, hiçbir referansın kategorik olarak reddedilmemesi bunun göstergeleri.

Bu durumu bir olgunlaşma olarak görmek mümkün. Zira bu sayede yapı-özne karşıtlığı gibi gereğinden fazla yorulmuş olan tartışmalara adanmış olan makaleler giderek daha düşük etki değerli akademik dergilerde basılır hale geliyor (ikinci el piyasasında değeri düşen otomobillerin 'kıra kaçması' gibi bir süreç bu sanırım), mesnetsiz düşmanlıkların ve yapıntı tartışmaların yaygınlığı azalıyor. Ancak düşünce dünyasının bu 'geniş gönüllülüğü' herhangi bir düşünüş biçiminin hegemonya kurmasını engellemekte. Ve bu durum paradoksal olarak düşünce üreticilerinin yıkıcılık potansiyelini törpülemekte. Öyle ya, hiç bir kuram "Hey sen!" diye bizi 'çağırmıyorsa' molotof kokteyli hazırlamaya ihtiyaç duymamamız da son derece doğal -gerçi o ööle çaarınca zaten olay bitmiş filan oluya filan ama, amaaan, neyse şimdi...

Bu noktada asıl soru ile karşılaşıyoruz. Agresiflikten arınmış olan bu düşünce ortamının ürünleriyle henüz karşılaşmadık. Henüz bu durumun bir değişimin sonucu olduğu bilinciyle düşünce üreten insanları okuyoruz. Ancak gün gelecek, bugünkü hali verili kabul eden nesiller kendi ürünlerini vermeye başlayacak. Peki o zaman ne olacak? Zamanında tozu dumana katmış olan tezlerin ve/veya büyük düşünce sistemlerinin eksik-gedikleri çoktan uzun uzadıya tartışıldığına göre bu yeni fikirler bu düşünce öbeklerindeki faydalı ögelerin 'uygun' sentezlerinden mi ibaret olacak? Ben kendi adıma gelecek nesillerin 'suya sabuna dokunmayan' fikirler üreteceğinden pek emin değilim. Bugünkü fikir üreticileri eleştiri odaklarına dair aşırı bilinçli oldukları için olası saldırılara karşı daha baştan hazırlık yapıyorlar ("Aman çok yapısalcı kaçtı, aktörlerden iki satır dem vurayım; çok belirlenimci gözükmesin, bi kuple olumsallık attırıvereyim; vs.). Ancak bunun böyle gideceğini sanmıyorum. Düşman kardeşlerin barıştığı bu ortamın temel varsayımlarını norm kabul eden nesiller neye karşı tetikte olmaları gerektiğini unutacaklarmış, veya tetikte olma gereği duymayacaklarmış gibi geliyor bana. Diyeceğim odur ki, kızmanın ne olduğunu bilmedikleri için bir gün bir yerlerde birilerini kızdıracaklar. Ve düşünce tarihindeki bu kısa kısırlık dönemi -ki bunun ilk defa yaşandığını hiç sanmıyorum- yerini verimli kavgalara bırakacak. Merak etmeyin yani, herşey çok güzel olacak. Tek sıkıntı şu ki biz o zamanlarda biraz karta kaçmış olacağız...

Sunday, January 24, 2010

doktrinerlik vs 'prensip sahibi olmak' mevzusu üzerine

Daniel Bell'in 'ideolojinin sonu' tezi bu tezin karşısına aldığı gruplar olsun, bu grubun dışında kalanlar olsun pek çok kişi tarafından yerden yere vurulmuştu. Üstelik Bell'in tezini savunduğu kitabın yayımlandığı 1960 yılını takip eden olaylar ideoloji konusunu bütün zenginliğiyle tekrar canlandımıştı. Benzer eleştirilere uğrayan Francis Fukuyama'nın 'tarihin sonu' tezi de ortaya atılışını takiben patlak veren savaşlarla birlikte ciddi hasar görmüş, meydana gelen olaylar Fukuyama'nın kendi duruşunda dahi değişikliklere neden olmuştu. İki tezin de benzer bir akıbete uğradığı düşünülebilir. Bununla beraber "ideoloji olgusu sona erdi" demekle "tarih tamamına erdi" demek aynı şey değil -bu iki tezin yazarları ve/veya savunucuları ne düşünürse düşünsün...

Bu karmaşık mevzuyu kurcalamak yerine mevzunun Türkiye'de demokrat olmanın moda olması ile alakası üzerinde duracağım. Konunun anlam kazanması için hemen şunu ekleyeyim: 'Demokrasi' parolasıyla iktidar olmuş olan mevcut hükümetin, kimi uygulamalarına karşı direnen bir kesime karşı tutunduğu tavır ve başlarda hükümetin demokratik 'açılım'larına destek veren kimi kesimlerin bu olumsuz tavra yönelttiği eleştirilerin yarattığı kafa karışıklığı bu konu üzerinde düşünmeme neden oldu -bu metin ile yazıldığı dönemde karşılaşmış olanlar TEKEL işçilerinin eyleminden bahsettiğimi anlayacaklardır. Önceleri demokratik haklar konusunda hükümetin yanında olan, ancak son gelişmelerle birlikte hükümeti eleştirenler haklı olarak "Biz baştan beri aynı şeyi savunuyorduk" diyorlar. Bu noktada göz önünde bulundurulması gereken bir konu var. 'Demokrasi'nin bir kavram haline gelememesinden dolayı 'demokrat' olmak ideolojiler-üstü bir konuma, bir prensibe işaret etmekte. Ancak buradaki 'ideoloji' kavramı, 1960larla birlikte ortaya atılan daha sofistike ideoloji kuramlarındakinden farklı bir anlam taşımakta. Bell'in ve günümüz demokratlarının kullandığı ideoloji kavramı aslında 'doktrinerlik' anlamını taşımakta. Bell kitabının başlığını 'Doktrinerliğin sonu' olarak atsaydı 1960ların sonlarına doğru yaşanan olaylar karşısında güncelliğini bu kadar çabuk yitirmeyebilirdi.

Öyleyse sorulması gereken soru şu: Toplumsal olaylar karşısında tutarlı bir konum ortaya koymaya çalışan günümüz demokratları prensiplerini nasıl şekillendiriyor? Örneklere baktığımız zaman bunu karşısında durulması gereken 'tekil' bir 'düşman' oluşturarak yaptıklarını görüyoruz (düşmanın 'tekil' olması onu elle tutulur hale getirmek açısından önemli). Bu düşman kimilerinde 'devletin tahakkümü', kimilerinde 'emperyalizm', kimilerinde gladyo ve derin devlet oluyor. Böyle bir düşman ortaya konduktan sonra prensipli bir tutum sahibi olmak kolaylaşıyor, "Aklın önceleri nerelerdeydi senin?" diyenlere "E kardeşim ben hala aynı şeyi savunuyorum" derken demokratların gönülleri bu sayede rahat oluyor. Ancak burada şöyle bir sorun ortaya çıkıyor. Prensip sahibi demokrat olmak için gerekli olan bu düşmanlar tanımlanabilir bir doktrine veya prensibe işaret etmemekte. Bu belirsizlikten dolayı devlet tahakkümünü, emperyalizmi, veya gladyoyu kendisine hedef alanlar birbirleriyle anlaşamıyor, birbirlerinin söylediklerini duyamıyor, düşmanları arasındaki ortaklıkları göremiyor.

Peki buradan ne sonuç çıkıyor? Doktrinlerin kurguladıkları basit evrenlerin sağladığı konfor yitirildiğinden bu yana tutarlı bir siyasi tutum sahibi olmanın tek yolu prensip sahibi olmak. Ancak prensip sahibi olmak, yukarıda iddia ettiğim nedenlerden dolayı, kişinin derdini karşıt tutumdakilere anlatabilmeleri, demokratik bir mücadelede başkalarıyla birlik olabilmeleri, veya 'düşmanlarını' net olarak tanımlayabilmeleri anlamına gelmiyor; -tam olarak 'prensip' kavramının çağrıştırdığı anlam gibi- eleştirme eylemini öznel bir eylem haline getiriyor. Karl Mannheim iki dünya savaşı arasındaki siyasi karmaşayı çözmek için, farklı bakış açılarına sahip siyasi tutumlar arasındaki dil farklarını ortadan kaldıracak teorik bir çerçeve, bir tür 'evrensel çevirmen' geliştirmeye çalışmıştı. Başarıya ulaşmamış olmakla birlikte bu tasarının şöyle bir avantajı vardı: Aralarında iletişim kurmayı amaçladığı siyasi tutumlar prensipler üzerine değil, kendi savunularını ve düşmanlarını tanımlayabilen doktrinler üzerine inşa edilmişlerdi. Bugün böyle bir olanağa sahip değiliz. Bu soruna bir çözüm önerecek durumda değilim. Ancak atılabilecek olumlu bir adım 'bir araya gelme' sorununun sol siyasete özgü olmadığını fark etmek olabilir. Görünen o ki bu konuyu -küresel anlamda konuşuyorum- kendilerini sol üzerinden tanımlamayanlar iktidarlarını kaybettiğinde tartışabileceğiz. Bu ise, en azından yakın gelecekte, gerçekleşecek gibi görünmüyor.

Monday, December 14, 2009

"bildiğim bir tek şey varsa o da hiçbir şey bilmediğimdir" ne demek

Robert Lynd 1939 tarihli Knowledge for What? adlı kitabının ilk bölümünde 'sosyal bilimlerin krizi' konusunu işler. Sosyal bilimlerle kıyısından köşesinden ilgilenmiş herkes bilir ki bu kriz söylemi 20. yüzyıl boyunca baş köşede tutulmuş, en nihayet asla içinden çıkılamayacağı anlaşılmış, "zaten başka türlü bir krizin eşiğinde meydana gelmiş, baştan kokmuştu" denilerek rafa kaldırılmış, ancak ve ancak konu bulamayan konferans düzenleyicilerince masaya yatırılmış, 'temcit'in ne olduğunu çoktan unutan bizler tarafından tekrar tekrar afiyetle yenilip yutulmuştur. "Bir de senden mi yiyeceğiz bu pilavı birader!" diyecek olanlarınıza baştan söyleyeyim ki -şimdi sıralayacaklarım her ne kadar aksi yönde bir kanaat uyandıracaksa dahi- "'Ben konuya çok başka bir mevziden yaklaşacağım' diyenler en basmakalıp lafları sıralayanlardır" klişelerini paranteze almaya çalışan fikriyatlarda kaybolup lafı uzatmayacak, yukarıda bahsi geçen kitaptan ilginç bulduğum bir noktayı aktarmakla yetineceğim.

Sözün özü şudur ki Lynd kitabının Amerikan kültürünü tartıştığı bölümünde şu saptamayı yapar: Uzmanların bilgi birikimi, bu birikimin geniş halk kitlelerinin düşünce alışkanlıklarının içine sızma sürecinden çok daha hızlı bir biçimde artmaktadır. Bir yandan bu birikimin toplumsal kurumlara yayılımının kendi kendine gerçekleşeceğine dair inanç, bir yandan belli iktidar bloklarının bu birikimi mülkiyet altına alınıyor olması, bu ayrışmayı hızlandırır.  "'Bilenle bilmeyen bir mi' diyen lavuklardan olsa gerek" diyerek çöpe atmayın hemen adamı, saptamanın devamını dinleyin. Lynd'e göre bu çerçeveden bakıldığında 'ilerleme'nin asıl kazancı 'başarmış olduklarımız' değil, düşünce alanındaki bu genişlemenin maddi hayatta tezahürlerinin gerçekleştirilememesine bakarak beceriksizliklerimizi daha iyi kavrar hale gelmemizdir.

Lynd bu enteresan ("senin için bebek") saptamasını daha enteresan bir saptamayla birleştirir. Amerikan kültürü (artık hepimizin kültürü) bu kavrayışın birikimini yapmakta, becerememe halinin gündelik hayatta yarattığı sıkıntı, bu beceriksizliği dizginlemeye ve azaltmaya çalışan kurumların bu sıkıntıyı kavrama süresinden çok daha hızlı bir biçimde artmaktadır. Sonuç olarak bizler (biz Amerikalılar), bu kurumların, kültürümüzün potansiyellerini anlayıp bunun ışığında bilgilenmemizi sağlayabilme hızından çok daha hızlı bir biçimde cahilleşmekteyiz.

Şunu belirtmek gerekir ki bu metin sosyal bilimlerin toplumsal sorunları kavrayabileceğine ve bunlara çözüm getirebileceğine dair inancın tam olduğu bir dönemin ürünü. Bu bağlamda Lynd'in 'sosyal bilimlerin krizi'ni ciddiye alıyor olmasının kendince meşru yanları var. Vatandaş için kaygılı adam -en azından adamın metni. Peki bu metni bağlamından koparıp bugüne taşımanın alemi neydi? Sanırım bu noktada balığın baştan koktuğundan dem vuran, adını zikretmediğim arkadaş(lar)la aynı noktada buluşmaktayım. Tabi kokmuş olan balıkla değil, balığın kokmasına neden olan klimatografik şartlarla ilgilenmek şartıyla. Yoksa neyleyim sosyal bilimlerin krizini...