Showing posts with label müzik. Show all posts
Showing posts with label müzik. Show all posts

Sunday, May 08, 2011

SLC Punk! (1998)

Hikayenin baş kahramanı ve anlatıcısı Stevo'dan 1980lerin ortalarında Salt Lake City'deki müzik-kültür ortamının bir tasfiri:

 Rednecks kicked the shit out of punks,

 punks, kicked the shit out of mods,

 mods kicked the shit out of skinheads,

 skinheads took out the metal guys,

 the metal guys beat the living shit out of new wavers,

and the new wavers did nothing...They were the new hippies.

Saturday, July 10, 2010

brian eno'nun müdahil kılan müziği (açıklık epistemolojileri 1)

Hakkında hazırlanan bir belgeselde (Imaginary Landscapes - youtube'da var ama bize yasak) Brian Eno'nun kendi müziğini tanımlarken şu sözleri sarf ettiğini duyuyoruz: "Mekansal anlamda müziğin kenarlarını fark etmeyeceksiniz... Dışlamaktan ziyade müdahil kılan, başlangıcı veya sonu olmayan bir müzik". Eno'nun 'ambient' müziğin kurucularından birisi olduğunu düşündüğümüzde bu tanımlama bu müziğe dair çok şey anlatıyor. Aşırı peyzaja kaçan örnekleri bir yana, bu müziğin dinleyiciyi 'müdahil kılma' kapasitesinin diğer tarzlardan daha fazla olması, üzerine anlam yapışmama özelliği taşıyan kumaşıyla alakalı. Klasik müziğin analitiği, cazın entellektüelliği, rock müziğin asiliği veya virtüözitesi, dünya müziğinin 'yerelliği' (glokal midir, nedir?) vs derken bu müziklerin hiçbirisinin 'paketin yanında başka birşeyler olmadan' bize ulaşmadığının görüyoruz. Diğer bir deyişle, bir tarihlerinin ve bir yaşam tarzına işaret ediyor olmalarının yarattığı bir kısıtlama söz konusu. Her tür müziğin kendince bir yerinin ve zamanının olduğunu ve ambient dinleyerek bu hayatın geçmeyeceğini bilerek şunu soruyorum: Bir Guns'n Roses müziği dinlerken bu grubun kliplerinde anlatılandan farklı bir yaşam estetiği üzerinden söz konusu müzikle ilişki kurabiliyor muyuz? Eno'nun anlatmaya çalıştığı müzikte ise benzer bir dikte ediciliği görmüyoruz (Guns' a ayıp oldu ama ne yapalım, kültür emperyalizmi filan deyip geçelim). Üstelik bunun tek sebebi bu müziğin daha kısıtlı ve/veya daha az pazarlanmış bir geçmişi olması değil. Aynı belgeselde Eno'nun film müzikleri ile ilgili söyledikleri, burada anlatmaya çalıştığım farkı oldukça iyi özetliyor. Eno'ya göre film müzikleri kompozisyon olarak diğer müziklerden farklıdır. Zira, bu müzikler bir harekete eşlik etmek üzere üretilmişlerdir. Tek başına dinlendiklerinde ise haliyle filmde mevcut olan hareketi içermezler, bize yalnızca bağlamı sunarlar. Ve bu durum dinleyiciye müziğin vermediği hareketi inşa etme olanağı sunar.

Peki Eno'nun bahsettiği ve üretmeye çalıştığı müzik dinleyiciye bu olanağı nasıl sunuyor -yani olay sadece dinleyicinin inşa etmesine olanak tanımaksa, hiç ses üretmeyelim dinle(me)yici istediğini inşa etsin (yapan var mı? var valla)? Eno'nun 1996 tarihinde yaptığı bir konuşmada bunun ipuçlarını bulabiliriz. Konuşmasında Eno ilk ilham kaynağının Steve Reich'in 'It's gonna rain' adlı parçası olduğunu söylüyor. Bir vaizin sokakta yaptığı "Dünyanın sonu gelecek!" konuşmasının kayıt edilmesi ve bu kaydın bir parçasının birbirleriyle senkronize çalışmayan iki teypte aynı anda çalınmasıyla ortaya çıkan bu sinir bozucu kayıt aynı cümlenin ("It's gonna rain") iki kaynaktan çıkışı ve zaman içinde birbirine girmesi sonucu Eno'nun beyninde fırtınalar yaratıyor. Eno'nun verdiği ikinci örnek 'moire' denilen desenler. İki gridin belli bir açıyla üst üste konması sonucu ortaya çıkan 'şaşı bak şaşır' tarzı desenler bunlara bir örnek. Eno bu örneklerden hareketle basit örüntülerin tekrarı üzerinden açılıp saçılan sesler üretebileceğini fark ediyor. Bu şekilde üretilen müziklerin, yukarıda yaptığımız alıntıda da söylediği üzere, "başlangıcının veya sonunun olmadığını" anlayabiliriz. Zira bu müzikte tekrarın ne kadar süreceği, kaymanın ne kadar olacağı, tekrar eden örüntülerin frekansları, vs gibi değişkenler üzerinde verilecek olan kararlardan başka başlangıcı veya sonu belirleyen hiçbirşey olmayacaktır - diğer bir deyişle bir 'giriş' yok ki, bizi bir 'gelişme'ye götürsün, oradan da "daha da baymayalım, bi yerde bağlayalalım" düşüncesiyle bir 'sonuç' üretmeye zorlasın. Oluşumundaki basitliğe tezat bir şekilde tahmini mümkün olmayan bir karmaşaya doğru giden böyle bir müzik, paradoksal olarak, dinleyicisinin algısının sınırlarını, üretilirken 'sonuç ürünün' ne olacağı üzerine daha çok kafa yorulan müziklerden çok daha fazla zorluyor (Burada paradoks nerede ki? Emeğe saygı, anti-entellektüalizm, üretim süreci arasında kurulan ilişkide sıkça düşülen tuzaklardan birisine mi düştüm nedir?). Bunun sonucu olarak ortaya çıkan 'dizilim' her bir kulak tarafından farklı algılanıyor, her dinleyen bu müziğin farklı bir noktasına takılıyor. Sonuç olarak aynı müzik her bir dinleyicisine farklı deneyimler sunuyor. Diğer bir deyişle, her bir dinleyicisi aynı müziğe farklı bir senaryo yazıyor.

Peki var mı böyle bir şey? Bilmiyorum. Ben yalnızca bunun yaşıyorum. Ancak burada ele aldığım konu beni yönlendirici olmayan, 'dışarıdan gelene açık olan' üzerine düşünmeye zorluyor. Bunu bir sonraki yazıda tartışmaya çalışacağım.

Friday, October 23, 2009

bir konserin düşündürdükleri

Geçenlerde Ankara'da EskiYeni'deki Siya Siyabend konseri, müzik üzerine bazı düşünceler uyandırdı zihnimde. Bu grup hakkında elbette çok şeyler yazılmıştır, çizilmiştir. Ben de birkaç satır not düşmek istedim.

Konseri beraber izlediğim arkadaşlarımdan biriyle aramda konser sırasında geçen bir konuşma burada yazacaklarıma bir zemin oluşturuyor. Her güzel şablonda olduğu gibi bu konuşmanın yarattığı zemin de oldukça basit. Arkadaşım, "seyirciye saygı" konusundan hareketle bazı eleştirilerde bulundu. Grubu tanıyanlar böyle bir konunun açılmasını şaşırtıcı bulmayacaklardır. Konu üzerine konuşmaya başladık. Bir noktada konserin bizi bunları konuşmaya yöneltmesi hoşuma gitti. Yine grubu tanıyanlar tahmin edeceklerdir ki grubun böyle bir derdi de yok aslında, ama sonuçta müzikle kurulan ilişki özneldir deyip kendi öznel deneyimimi aktarayım. Bu konuşma sonrasında konserin performans yanıyla daha çok ilgilenmeye başladım. Dinleyiciyle, ve konserin sonunda kendisinin de açıkça ifade ettiği üzere özellikle Ankara seyircisiyle kavga halinde olan vokalistin, sahnede üretilen ses ile dinleyici arasında gerilimli ve üretken bir filtre oluşturduğunu düşündüm. Vokalist sürekli olarak bunun bir "konser" olmadığını tekrarlayarak bu düşüncemi daha da kuvvetlendirdi. Dinleyici/izleyicinin kafasını karıştıran bir durum vardı aslında ortada. Bir yandan sürekli olarak başka türlü bir paylaşıma çağırılıyor, öte yandan yaklaşmaya çalıştıkça öfkeyle geri püskürtülüyorduk. Vokalist "müzik üzerinden bir oluş"u değil, müzik üzerinden "bir oluş"u anlatmaya çalışıyordu. Ancak bu oluş müzikle, müzik üzerinden varolmakla o kadar iç içeydi ki dinleyici/izleyicinin bırakın içinde olmayı, o oluşu algılaması dahi neredeyse imkansızdı.


Müziği dinlerken, sahnedeki perfomansı izlerken ve bunları düşünürken, tam da bu arada kalmışlık halinin bende yarattığı etkiyle kendimi sahnenin arkasındaki duvara bakarken buldum. Vokalistin bir yandan çağırıp bir yandan bizi def ettiği o oluşu, bir sinema perdesine bakarmışçasına tuğlalardan örülü duvardan izledim bir süre. Empati kurmaya izin verilmeyen, anlama çabaları şiddetle reddedilen bu oluş sanırım yalnızca izlenebilir birşeydi benim için. Düşünsel ve estetik değeri çok yüksek bir deneyimdi bu.

Grubun hiçbir üyesi bu fikirden hoşlanmayacaklardır belki ama Siya Siyabend vokalistin karizmasının çok ön planda olduğu bir grup. Buna rağmen sahnedeki performansın bütünü, beni konseri arkalarındaki duvara bakarak dinlemeye yönlendirdi. Vokalistin paylaşma talebine ters bir durum olabilir bu. Yine de bunu yalnızca bu konserde yaşayabileceğimi düşünüyorum. Enstrümanlar, vokalistin kavgası ve dinleyici/izleyicinin arada sıkışıp kalması durumunun yarattığı çok katmanlılık müzikle ve performansla çok öznel bir ilişki kurmaya yönlendiriyordu dinleyici/izleyiciyi. Başkaları ne yaşadı, ne düşündü bilemem elbette. Ancak vokalistin talebi ile müzik/performansın yarattığı hal arasındaki bu çelişki de son bir katman oluşturarak benim için bu konseri son derece özel kıldı.