Friday, September 28, 2012

beyin pinçiklenmesi hadisesi: nam-ı diğer ASMR


Sosyal medyada yeni trendlerden bahseden insanların "herkes bunu konuşuyor" tarzı ifadeler kullandığını bilirsiniz. Her nedense sokakta, sağda solda insanların söz konusu bu meseleleri konuştuğunu görmeyiz pek. Yeni bir gerçeklik kurgusu içinde yaşadığımızdan olsa gerek. Sanki paylaşımın mümkün olduğu tek ortam sosyal medya ve bizler bilgisayar başıdan kalktığımızda kendimizi dünyaya kapatıveriyoruz.

Neyden bahsediyorum ben? Bu başka bir yazının konusu olabilir belki ama şimdi başka bir şeyden, sosyal medyada "herkesin konuştuğu" bir olgudan, ASMR'dan bahsedeceğim. Açılımı Autonomous Sensory Meridian Response olan bu kavram fısıltının veya fırça, kağıt, plastik vb benzeri kimi nesne ve materyaller kullanılarak yavaş hareketlerle üretilen seslerin tetiklediği işitme temelli bir his. Kimileri bu hissin ayaklardan başlayıp yukarı çıktığını, kimisi ise kafada karıncalanma ile başlayıp aşağıya doğru yayıldığını söylüyor. Nette okuduğum kaynaklardan anladığım kadarıyla olay sosyal medyada insanların kendi deneyimlerini paylaşırken bunun yalnızca kendi başlarına gelmediğini fark etmeleri ve facebook gibi ortamlarda gruplar kurmalarıyla cisimlenmiş. 2000lerin ikinci yarısında yaşanan bir gelişmeden bahsediyorum. ASMR üzerine zamanında bir wikipedia maddesi yazıldığını, ancak bilimsel olmadığı yönündeki itirazlar nedeniyle bu maddenin silindiğini de söyleyelim.
ASMR'den diğer pek çok insan gibi bilinçsizce nette dolanırken haberdar oldum. Nedendir bilinmez, yorgun bir gün sonrası youtube'a girip fısıltı ve fırça sesi gibi anahtar sözcüklerle arama yapmaya başladım. Anlayabileceğiniz gibi bu seslerin bende rahatlatıcı bir karıncalanma yarattığını biliyordum. Ama nedense o güne kadar bu hissi istediğim zaman yaşamak gibi bir talebim olmamıştı. ASMR deneyimini en yoğun olarak TRT2'de Resim Sevinci adıyla yayınlanan ünlü Bob Ross resim eğitimi filmlerinde yaşamıştım. Ross'un fırça darbeleri beni öylesine gevşetiyordu ki televizyonun sesini açar, adamın susup sadece resim yapmasını isterdim. Berber makasının da benzer bir etkisi olduğunu hala saç sahibi olduğum yıllardaki deneyimlerimden biliyorum. Sonuç olarak bir takım nesnelerden veya materyallerden çıkan seslerin algımda bir takım bariyerleri aşıp bende enteresan bir his uyandırdığının farkındaydım. Bu deneyimi başkalarının da yaşadığını işte youtube'da arama yaptığım o gün keşfettim. Not olarak ekleyeyim, kendimi sosyal medyanın dışarıdan bakan gözlemcisi değil de doğrudan katılımcısı olarak ilk defa bu olayla hissettim.

Konuyu merak edenler youtube'da pek çok ASMR videosu bulabilir. Ancak bunların çok azı söz konusu hissi tetikliyor. Elbette burada teknoloji devreye giriyor. Kimi videolar zayıf mikrofonlarla çekiliyor. Dahası başarılı bir ASMR kaydı için arka planda ses olmaması gerekiyor ki amatör kayıtlar için bunu sağlamak her zaman mümkün olmuyor. Ancak iki mikrofonlu kayıt olanağı sağlayan binaural recording yöntemini kullanan, sesleri üst üste çakıştıran veya immersive stereo gibi zamazingolarla manipüle eden, kendini bu işe adamış ASMR video üreticileri de bulmak mümkün.
ASMR'ın cinsellikle olan ilişkisi üzerinde de durmak lazım. Zira söz konusu deneyime ASMR'den önce Attention Induced Head Orgasm adı verilmiş. Ben ASMR'ın cinsellikle ilişkisini biraz karmaşık görüyorum. Yine youtube'a dönersek ASMR başlıklı pek çok videonun kadınlar tarafından çekilmiş rol oynama videosu olduğunu görebiliriz. Bu durumun sebebi fısıltının en temel ASMR tetikleyicilerinden birisi olması. Bir takım kadınların fısıldayarak göz muayenesi filan yaptığı bu videolar şahsen bende ne cinsel ne işitasel bir heyecan yarattı. Bu videoların yanı sıra nesnelerden üretilen sesleri konu alan videolarda da sıklıkla kırmızı ojeli uzun tırnakları olan eller görüyoruz. Elbette poşetleri hışırdatan veya kağıt katlayan ojeli elleri izleyenlerin ne kadarı videoyu izliyor, ne kadarı gözlerini kapatıp sesleri dinliyor bilemeyiz. Elbette bu durum tek taraflı değil. Fısıldayarak konuşan erkek video üreticileri de var ki bu videoların altındaki yorumlar da kimilerinin bu videoları cinsel bir deneyim olarak izlediklerini gösteriyor. Yine erkekler tarafından üretilen nesne temelli asmr tetikleme videolarının altında da "ellerin çok güzel" misali yorumlar görmek mümkün.

Ben ASMR deneyiminin doğrudan cinsellikle ilişkili olduğundan kuşkuluyum. Özellikle nesnelerin ASMR tetiklemekteki başat rolü bende bu kuşkuyu uyandırıyor. Ben ASMR deneyimini white noise denilen hadiseyle ilişkilendiriyorum. Özellikle uyku sorunu olanların kullandığı white noise makineleri diğer sesleri maskelemek suretiyle bir tür işitsel boşluk yaratır. Şöyle örneklendirelim; hani buz dolabınızın çalıştığını gecenin sessizliğinde dolabınız çalışmayı durdurduğunda anlarsınız ya, işte onun gibi bir şey. Kaset çağı insanları walkman'deki kasedin boş kısımlarındaki sesi hatırlarlar. Aha da öyle bir şey bu white noise (bunun pink'i filan da varmış ama geçelim onları şimdi). Walkman zamanında sokağın kalabalığını bir süre için örttüğü için kasedin boş tarafını dinlemeyi sevdiğimi hatırlarım. Bence ASMR ve white noise aynı olgunun iki yüzü. Bunu bir fotoğraf ve negatifi gibi düşünebiliriz. Doğanın sesleriyle ve sessizliği ile olan ilişkimizi kaybetmemiz sonucu bunları normal dışı olaylar olarak görmemize rağmen fizyolojimizin işitsel olarak dünyayla kurduğu ilişkinin belli bir biçimi var ve doğayla olan ilişkimiz koptukça bu ilişki biçimini bize hatırlatan bir takım deneyimlerin peşine düşüyoruz. Sessiz bir gece için white noise makinesi kullanıyor, rahatlamak için bir takım nesne ve materyallerle muhtemelen başka bir takım sesleri imite ediyoruz.

Olayın tüketicisi değil gözlemcisi olmak isteyenler için bir başka açıdan bakarsak, ASMR olayı sosyal medya üzerine çalışanlar açısından enteresan bir vaka olarak görülebilir. Sonuç olarak, henüz takılmadıysanız bu meseleye bir göz atın derim.

Sunday, September 02, 2012

Umberto Eco - Prag Mezarlığı


"Nefret yüreği ısıtır" 
Raçkovski

Üçkağıtçıların, oyunbazların hikayelerin anlatmayı seven bir insan olsa gerek bu Eco. Prag Mezarlığı böyle bir karakterin hikayesini anlatıyor. Ana karakterimiz yüreği korku dolu bir anti-Semitist. Yahudiler'in bir takım şeytani komplolar kurduklarından öylesine emin ki bu "gerçeği" ortaya çıkarmak için her tür yalanın ortaya atılmasını mübah görmekte. Acı bir tat bırakıyor roman geride. Hikayenin ana karakteri insanların kendilerini feda ettikleri mücadelelerde öylesine kilit roller oynuyor ki gerçekliğe dair çok zamandır sarsılmış olan inancımızdan bahsetmek hepten anlamsız hale geliyor. Eco yine manipülasyon ve dezenformasyonu ana tema olarak ele almış. İnsanların bozuk para gibi harcandığı bir hikaye bu. Hepimizin iyi bildiği bir hikaye aslında.

Bu hikayenin beni neden bu kadar etkilediğini bilmiyorum. "Gerçeklik" denilenin yapıntılığını, inşa edilmişliğini çok zamandır kendime sorgulama nesnesi etmiş bir kişi olarak bu roman bana bilmediğim bir şey anlatmadı aslında. Ama belki bir çoğumuzun aşina olduğu bir meseleyi kurmaca bir evrende anlattığı için bu kadar sarsıldım. Gerçek hayatta yaşananları kurmaca anlatının daha iyi ortaya koyabileceğinin bir göstergesi bu belki. Kurmaca bir evrenin gerçekliğin kurmacalığını daha iyi göstermesinde şaşılacak bir şey yok aslında. "Bu kadar yalan dolan; bu kadar dolambaçlı hikayeler yalnızca romanlarda olur" dememize sebep olan pek çok "gerçek" hikaye dinledik bugüne kadar. Buna rağmen ısrarla benzer itirazlarda bulunmaktan çekinmemekteyiz. Ama şimdi bir roman, kaydı kuydu olan gerçek bir hikayeyi kurmaca bir evrenin içine yerleştirerek yeniden inşa ediyor. Bu romandaki pek çok karakter, ele alınan pek çok olay gerçek. Eco onları yeniden inşa ederek karşımıza çıkartıyor. Ama bunu öyle bir şekilde yapıyor ki insan kendi kutsallarını, yüce tuttuğu değerleri ve bunların savunucularını sorgular hale geliyor. Ve insanın ne kadar kolay bir şekilde yönlendirilebileceğini, kukla gibi oynatılabileceğini görüyor. Bu hikayenin bana bilmediğim bir şey anlatmadığını söyledim. Ama kendi kutsallarımı en son ne zaman sorguladığımı düşündürttü diyebilirim. Veya hiç sorgulayıp sorgulamadığımı...


Başka bir yazıda Eco'nun Baudolino'sundan şu satırları alıntılamıştım: "Büyük bir tarihte küçük gerçekler, en büyük gerçekler ortaya çıksın diye değiştirilebilir". Bu önermeyi basitçe dışlamamalıyız. Kendimize yakın bulduğumuz bir kavganın, bir mücadelenin başarısı için gerçeği nereye kadar manipüle ederiz; söz konusu mücadeleyi temelinden sarsacak olan bir gerçeği biliyorsak bunu sırf "insanların gerçeği bilme hakkı" için ortaya serebilir miyiz? Daha ilk filmden kötü kokular yaymaya başlayan Nolan'ın Batman serisinin ikincisinin sonunda bu soruya verilen yanıtı izledik. Serinin son filmi kötü kokuların geldiği kaynağı günyüzüne çıkardı, ama Nolan'ın ele aldığı ikilem ve tercih edilen yolu kolayca reddedemeyiz. Sizi siz yapan önyargılar gerçeği manipüle etme olanağına sahip olduğunuzda mutlak surette devreye girecektir. İşin daha karmaşık yönü, bu gücü söz konusu gerçeği manipüle etmek için kullanmamanız hem bu söz konusu gerçekliğe hem de sizin kimliğinize dair yepyeni bir "gerçeklik" ortaya çıkaracaktır. Olgulara gösterdiğimiz her tepki geride bir iz bırakır. Elbette temsil sorunundan bahsediyorum burada.

Dezenformasyon ve manipülasyon gibi temaları ele alan bir romandan bahsediyoruz. Bundan dolayı doğal olarak güncel bir hikaye okuyor hissine kapılıyoruz. Hani evrenimin küçüklüğünü açık etmekten utanmasam Eco Türkiye'nin yakın tarihinden esinlenmiş diyeceğim.

Sunday, August 26, 2012

sentetik pendik

Bir "bir insana aşık olmak" var. Bir de "bir insanın aşığı olmak" var. Bu ikincisinin iki çeşidi var. Bir tanesi bir insana aşık olmadan o insanın nesnesi olmak anlamında kullanılmakta. İkincisi, söz konusu aşk karşılıklı dahi olsa karşıdakinin nesnesi olmayı içermekte. Diğer bir deyişle birinci anlam ikincisinin alt kümesi. "Ben senin aşığınım" lafını bile isteye bir başkasına söylemek öznelik-nesnelik konumunu mesele etmeden kendini o kişiye teslim etme isteğinin ifadesidir. Acılı bir oluş biçimidir. Kimilerince haklı olarak bir zayıflık emaresi olarak algılanır. Kimileri ise aşkın tek gerçek halinin bu olduğuna inanır. Bu ikinci görüşe göre aşık olan kişi kendilik halini göz ardı ederek varlığını bir başkasının varlığı üzerinden anlamlandırır. Söz konusu yargı aşk kavramına yüklenen 'aşkın' anlam göz önünde bulundurulduğunda bu kavramı bütünlüğü ile kavramış gibi görülmekte. Zira aşka yüklenen yücelik hali aşkın başka bir biçimde ele alınmasını imkansız hale getirmekte. Aşkın kendisini, ikinci anlamı ile "Ben senin aşığınım" şeklindeki kullanımı çerçevesinde eleştirenler, bu eleştiriyi aşk kavramını reddetmeden yapamazlar; yapmamalıdırlar. Kişini kendiliğini reddetmeden aşık olabileceğini söylemek, rüya görmeden ütopya kurulabileceğini söylemek gibidir. Rüyasız ütopya, dans olmayan devrim gibidir; peşinde yalnızca köleleri sürükleyebilir. "Sevgi emektir" ifadesi, aşkın ne derece maliyetli olduğunu tam olarak ortaya koyamaz -bacılık kurumunu ve özgürlüğün sınırlı kavranışı meselesini bir kenara bırakarak söylüyorum bunu. Aşk öznel bir duygu durumudur. Kişinin kendi kendine anlamlandırabileceği bir haldir. Ama aynı zamanda kendilik halinin reddini gerektirir. Hissedilebilmesinin koşulunu bizzat sönümlendiren bir histir aşk. Muhtemeldir ki karmaşık metafiziğinden dolayı ağızlara sakız olmuştur.

Wednesday, July 18, 2012

kavrayış-içgörü

"Harfleri algılamak, onları yalnız gözlerimle bir kitapta okumak değil, içimde onları bana açıklayan bir çevirmen yaratmak, sözlere dönüşmeyen duyuları anlamak, işte insanın kendi ruhu ile açık bir dille anlaşabilmesinin anahtarının burada olduğunu kavradım."

Gustav Meyrink, Golem

Saturday, July 14, 2012

cüret?

"Bir kez boş bir alana bakıyordum, büyük kağıt parçalarının ... büyük bir öfkeyle koşuşmaya, birbirlerini izlemeye başladıklarını gördüm, sanki ölmeye karar vermişlerdi. Bir an sakinleştiler, ama sonra birden gene akıl almaz kızgınlığa kapıldılar ve anlamsız bir öfkeyle gene oradan oraya koşuşturmaya başladılar, köşelere sıkışıyorlar sonra yeniden çılgın gibi birbirlerine saldırıyorlardı, sonunda bir köşede kayboluncaya kadar.
Sadece kalın bir gazete ayak uyduramadı onlara, asfaltın üzerinde durakladı, hasetle bir açılıp bir kapandı. Soluğu daralmış hava almaya çalışır gibiydi."

Gustav Meyrink, Golem

Wednesday, June 27, 2012

aydınlık, karanlık ve devrimler üzerine


Güneşin doğayazdığı anların gecenin kendisi kadar güzel olduğunu söylemek, gündüz için yazılmış bir güzellemeye giriş yapmak gibi gelebilir kulağa. Ancak gecenin güzelliğinin, ardından sabahın gelecek olmasında yattığını söylemeyeceğim. Güneşin doğuşu geceden ve sabahtan farklı olarak bir andır. Zaman, hangi renge döneceği konusunda kararsızmış gibi görünen göğün aldığı hal gibi bir an için havada asılı kalır. Tıpkı günbatımı gibi. Gündoğumu gibi günbatımına da güzelliğini veren bu havada asılı kalmışlık halidir. İnsanlar bu yüzden doğan veya batan güneşe bakarken sessizleşiverirler. Olgun, dengeli kişiler bu anları özel kılanın havaya karasını çalan gece mi, yoksa aydınlığını veren güneş mi olduğu sorusunu anlamsız bulurlar. Ben bu olgun, dengeli duruşun ardında da bir seçimin yattığına inanıyorum.
Gündelik hayata dair her şey politiktir; hatta daha sivri bir dille ifade etmek gerekirse, ideolojiktir. Gündüz olmadan gece, gece olmadan gündüz olmaz diyenler tercihlerini açık etmek istemeyenlerdir. İnsanlık bu sözde olgunluk halini geride bıraktı. Artık aşırılıklar çağındayız. Bu olgun tavrı savunanlar dahi bu savunularını aşırı bir pozisyon üzerinden yürütmek durumundalar.

Geceyi tercih etmekle gündüzü tercih etmek arasındaki farkın ne olduğu üzerine spekülasyonlar yürütmek zor. Söyledik ya, aşırılıklar çağındayız. Hiçbir pozisyon sınırlarını zorlamadan kendisini tanımlayamaz. Eski paradigma delilikleri yüceltirdi. Ancak o devirlerde delilikle aklı başındalık arasındaki sınırlar daha tanımlıydı. Artık böyle bir durum söz konusu değil; delilik herkesin hakkı ve göründüğü kadarıyla insanlar bu hakkı sonuna kadar kullanıyor. Aşırılıklar çağı gecenin gizemini ve gündüzün apaçıklığını törpüledi. Gecenin ve gündüzün savunucuları pozisyonlarını savunmak için çok daha yıkıcı olmak durumundalar. Belki bundan dolayı sözde olgunluk çağının dili varlığını sürdürme direncini göstermekte. İdeolojilerin sonunun gelmediğini yavaş yavaş anlamamızın sebebi, duruşlarını açık edenlerin tuttukları tarafı savunmak için eskiden olduğundan çok daha fazlasını feda etmeleri gerektiğini fark etmemiz - tarafların kendileri bunun farkında olsa da, olmasa da. Belki günümüzün en büyük ideolojik çatışması duruşları belirgin bir şekilde zıt taraflar arasında değil, duruşunu açık edip bunun gerektirdiği fedakarlıkları gösterenlerle sözde olgunluk çağının dilini kullanmakta ısrar edenler arasında cereyan etmekte.

Gündoğumunun ve günbatımının zamansızlığı bu çatışmadan uzaklaşma olanağı sunmakta. Zamanın havada asılı kaldığı bu anlar hayatın her alanında kaçınılmaz olarak kendimizi içinde bulduğumuz ideolojik çatışmalardan azade sığınaklar sağlıyor. Siyasi çözümsüzlüklere çözüm arayan, toplumsal mücadelelerde aşırılıklar çağının ideolojileri içine sıkıştırdığı diller arasındaki bağdaşmazlıkları aşmaya çalışanların mücadelelerin taraflarını buluşturmak için önerdikleri buluşma noktaları, gündoğumunun ve günbatımının bu havada asılı kalmışlık haliyle benzerlik taşıyor. Ancak bu formülleri üretenler, bu havada asılı kalmışlık halinin insanları bir araya getirmediğini, onları sadece ve sadece bir an için insanlık durumundan uzaklaştırdığını unutuyorlar.

Zamanın durdurduğu o anlar sessiz ve yalnız anlardır. O yalnızlığı hep beraber yaşarız. Ancak o anları özel kılan gecenin karası ile gündüzün apaçıklığı arasında yapmış olduğumuz tercihin bilincidir. Hangi türünden hoşlanırsanız hoşlanın, devrim zamansızlık durumu içinde aranamaz. Gündüzün veya gecenin tarafları olduğunu açıkça dile getirenlere saygılarımla.

Saturday, June 23, 2012

nostalji ve diğer zamansızlık halleri üzerine


Nostalji memnuniyetsizliğin bir yan ürünü olsa gerek. Geleceğin vaat ettiği olanaklara sahip olma düşüne sahip olan insanların da aynı memnuniyetsizlikten hareket ettiklerini söylemek mümkün. Biraz daha ileri giderek şimdi olan bitenden, andan tatmin olma isteğinin de kaynağında içinde yaşanılandan memnuniyetsizliğin yattığını diyeceğim - belki biraz daha aşırı, biraz daha algılaması zor olan bir kaçış talebi. Mühim bir zat nostaljinin olduğu yerde tarih yoktur demiş. Bu gerçekten düşündürücü bir argüman.

Tarihsellikten kaçmak çok boyutlu bir mesele. Tarihini reddeden bir ülkenin çocukları olarak bu kaçışın ne sonuçlar doğurabileceğine dair çokça fikrimiz var - hiç olmadı bununla ilgili pek çok şey duyuyor, okuyoruz. Tarihi kabullenmek, olguları tarihselliklerini göz önünde bulundurarak değerlendirmek cesaret gerektiriyor. Tarihi reddetmeyi kabullenmemek de bir memnuniyetsizlik halinin dışavurumu. O halde elimizde iki farklı memnuniyetsizlik durumu var.
Bu metinde geçmişin veya geleceğin düşünü kurmaya veya şu an yaşanmakta olanı farklı bir bütünsellik içinde kabullenme haline bizi iten memnuniyetsizlik halleri üzerinde duracağım. Bu taleplerin kendi içinde farklılıklar barındırdığına kuşku yok. Nostalji, içinde yaşanılan döneme dair duyulan rahatsızlığın belli bir referans noktası üzerinden deneyimlenme haline işaret ediyor. Buradaki düşsellik son derece öznel - zira eldeki bilgi seti genişledikçe nostaljisi duyulacak dönemlerin sayısı artmakta. Dahası, insanlık tarihi üzerine düşünecek olursak, tarihin nostalji üzerinden reddi sınırlı bir eleştirellik üzerine kurulu gibi görünüyor. Zira hangi tarihsel dönemden bahsedersek bahsedelim, insanlık bir grubun bir başka grup üzerine tahakküm kurmadan nostaljik bakışın yücelttiği dönemlerin düşselleştirilmiş olan hikayelerini gerçekleştirmedi; dahası bu tahakküm hali olmasaydı iktidar sahipleri bu hikayelerin bizzat anlatıcısı olamazdı - ki nostaljik bakışın en çok referans verdiği zaman/mekanlar makro veya mikro bir iktidar mekanizması üzerinden göreli bir süreğenliğe sahip olmuşlardır. Son olarak ekleyelim, bu sebeplerden dolayı nostaljik bir bakışla yüceltilen hiçbir dönemin yüceltilecek yönlerinin bilgisine bugün sahip olamazdık. Rönesans Floransası, Aydınlanma veya avant garde dönem Paris'i, 30'ların film noir Amerikası veya herhangi bir başka dönem olsun... Hangisin anlatısına kapılırsak kapılalım, bu ışıltılı dönemlerin var olmasını sağlayan bir tahakküm durumu, başka bir yerde yaşanan bir trajedi olduğunu biliyoruz.
Geleceğin veya anın sarhoşluğunu yaşamak daha farklı bir durum. Daha çocuksu bir halin kabullenilmesini gerektiriyorlar. Zira nostaljinin aksine, belirli bir bilgi birikimi üzerine inşa edilmekten ziyade hikayesi yazılmamış olanakları düşleyebilecek olan bir hayalgücünü gerektiriyor. Bu yönüyle ikisinin de kurgusal bir yönü var. Ancak buradaki kurgusallıklar arasında belirgin bir fark var. Geleceğin hayalini yaşamak insanlık tarihinin bize gösterdiklerine karşın ya biraz saf, ya da biraz aşırı iyimser olmayı gerektiriyor. Ancak bu saflığın veya iyimserliğin altında belli bir kibrin yattığını da söyleyebiliriz. Zira çoğunlukla iyi şeyleri getirmeyeceği düşünülen geleceğe dair umutlar beslemek, kimsenin göremediği bir olanaklar bütününü görebilme iddiasını içermekte. Bu üstten bakışı içermeyen bir gelecekçilik hali sadece mevcut halden temelsiz bir kaçışı ifade ederdi ki bu hal şu anki konumuzun dışında kalıyor.
Şu an yaşanmakta olandan anın göz önüne serdiği apaçık gerçeklikten çok daha fazlasını sıkıp çıkarma hali ise tarihi reddetme halleri arasında tarihe en fazla göz kırpanı. Bu oluş biçiminde de bir üstten bakma hali söz konusu. Zira reddedilemez bir şekilde tarihin bizi getirdiği bir durum içerisinden kolayca gözlemlenilemez olanı bulmak, kimsenin görmediği haliyle gerçekliği veya gerçeklik denilen şeyi gerçekçilerin göremediği gerçekdışı yönleriyle birlikte algılayabilme/kabullenebilme iddiası üzerine kurulu. Şu an varolanı kimsenin yaşamadığı gibi yaşamak ve bu yaşama biçimini birileriyle paylaşabilmek hayali, nostaljik olma haline kıyasla tarihsel olana daha açık olmakla, gelecekçiliğe kıyasla ise daha az saf veya iyimser olmakla birlikte, bu diğer iki halle birlikte tarihi reddetmek üzerinden memnuniyetsizliği dile getimek açısından aynı potada buluşuyor.
Bu durumda mevcut olandan veya mevcut olanın algılanma/deneyimlenme biçiminden memnuniyetsiz olma halinin iki farklı tezahürü ile karşı karşıyayız. Burada bu iki farklı memnuniyetsizlik halinin tarihi reddeden biçimleri üzerinde durdum. Henüz beni bu yazıyı yazmaya iten filmin etkisi altında olduğum için başka zaman sorsanız koşulsuz olarak kabul edeceğim diğer memnuniyetsizlik haline dair şu an bir şey söylemek istemiyorum.

Thursday, March 01, 2012

varlık-yokluk-boşluk, nerede parodi orada pastiş (açıklık epistemolojileri 3)


Daha önce şu veya bu şekilde ele aldığım açıklık epistemolojileri meselesine geri dönüyorum.

Gerçeklik algısının manipülasyonu için eldeki araçların ve bu araçlara erişim imkanının artmasının gerçeklik olarak algıladığımız şeylerin değerini azaltması ve bu durumun hepimiz tarafından kanıksanmasının üzerinden çok zaman geçti. Simmel'in Metropol ve Zihinsel Yaşam metninde ele aldığı hal bunun ilk adımını oluşturuyor. Büyük kentlerde yaşayan insanlar var gibi görünenin aslında yok olabileceğini, gerçekliğin kim tarafından tanımlandığı üzerinden şekillenen bir kurgu olduğunu çoktan kabul ettiklerini dilencileri görmezden gelerek, kendilerini yol sormak için yaklaşanlara şüpheyle yaklaşarak veya onları da görmezden gelerek, kendilerini tanıtmadan karşıdakinin ismini soran kişilere telefonda isimlerini vermeyerek vs göstermekteler (Buradaki tek sorun farkında olmadan kabul ettikleri bu kurgusallığın kendi kurguları için de geçerli olduğunu anlamamaları ki şimdilik bu konuyu ele almayacağımı hatırlatarak söyleyeyim, açıklık epistemolojileri kavramı çerçevesinde ele almaya çalıştığım esas mesele bu).
Ancak modernitenin berberinde getirdiği ve gündelik yaşam ölçeğinin çok ötesinde sonuçlar doğurmuş olan o malum müphemlik, bütün müphemliğine rağmen veya tam da bu müphemliğinden dolayı şehir efsanelerine, mualifliğe, ana akımın dışında olmaklığa, 'trendy' olmayana, 'indie'ye, vs'ye yer ayırabiliyordu. Modernite halihazırda sahip olduğu araçlarla spiritualizm yaratma kapasitesine sahipti. Rıza düzeneklerinin önemli bir bölümünü bu kapasite oluşturmaktaydı. Modernite Poevari bir estetiği görselleştirmek için ekspresyonizme, nevrotik ruh halini anlatmak için film noir'a sahipti. Modernitenin bilgi-temelli iskeletinin sarsılmasının ve gerçeklik olarak sunulanın kurgusallığının kabul edilmesinin yan ürünlerinden bir tanesi modernitenin sahip olduğu o spiritüalizm kapasitesinin yok olmasıydı. Aslında milliyetçiliklerin-ırkçılığın, muhafazakarlığın yükselişi, dinin geri dönüşü, vs şeklinde tanımlanan eğilimlerin ortaya çıkmasında bu yeni dönemin toplumların seküler araçlarla spiritüel alanlar oluşturma kapasitesini kaybetmesinin yattığını söylemek mümkün. Bu kapasite kaybının sebebi gerçeklik algısında mesnet noktası sağlayacak olan 'güvenilir' kaynaklara artık sahip olunmaması. Başta gündelik hayat ölçeğinde verdiğim örneklerden hareketle bu durumu şöyle örneklendirelim: "Doktordan" başlığıyla arabasını satmaya çalışanlara önceleri sadece güvenmiyorduk -yani hala, aramızdaki bazı safların oltaya gelmesi mümkündü-; bugün ise böyle bir ilan gördüğümüzde "doktordan olunca ne oluyor ki?" diye soruyoruz kendimize. Ve bunu o veya bu mesleği küçümsediğimizden yapmıyoruz; mesele neye değer vermemiz gerektiğine dair 'yol göstericilere' sahip olmamamız. İşte tam da bu durumun açıklık epistemolojilerinin serpilmesine olanak sağladığı kanaatindeyim.

Başka yazılarla konuya biraz daha açıklık getirmeye ve canım isterse açıklık epistemolojilerinin niçin Popperci bir felsefe olmadığını ele almaya çalışacağım, canım istemezse rakı-balık yapacağım.

Sunday, January 22, 2012

star trek ve cumhuriyet procesi

Yedi sezonluk Star Trek TNG'yi bitirdikten sonra onca saatlik izlentiden bu yazıyı çıkartmış olduğuma şaşıyorum. Hani her bir yaptığım işten yazı çıkartacak olsam bu blog dolup taşardı filan ama, mesele o değil. Mesele, neden bu konu? Hani insan görmek istediğini görürmüş filan mıdır olay? Kant'ın kategorilerinin lokalleştirilmiş bir versiyonu tarzı kafamıza kazınmış imajlar üzerinden mi algılıyoruz dünyayı? Matrix'teki eleman tavuğun tadının herşeye benzediğini söylerken bu laftan birşey anlamamamızın altında memleket mutfağının, arpasının tadının farkı mı yatıyor? Artık sebebi her ne ise, diziyi izlerken beni benden alan bazı karelerle karşılaştım ve memleketimizin tarihinden bir takım olaylarla bunlar arasında örtüşmeler gördüm. Gerçi bunda şaşırtıcı bir olay yok. Ne de olsa söz konusu dizi dünyanın kapsayamayacağı kadar geniş sınırları olan yeni bir medeniyet dairesi tanımlamakta. Kendi medeniyet dairesini değiştirmeye çalışan bir memleketin benzer konular üzerinden nelerin değiştiğini/değişeceğini/değişmesi gerektiğini anlatmaya çalışması son derece mantıklı. Ne de olsa aradaki dönemde Foucaultcu anlamda episteme'de büyük kaymalar meydana gelmedi.
Buyrun bakalım. Yeni enstrümanlar, yeni müzik, "yeni hayat". Bu yeni yaşam tarzı elbette ki yeni kılık kıyafetlerle beraber gelecekti. Yukarıdaki sahne kahramanlarımızın ziyaret ettiği ve cennet gibi tasvir edilen bir gezegenden.
Bu kare alakasız bir sahneden ama elde değil, bugünlerde yürütülen bir takım tartışmalar sayesinde öğrendiğimiz üzere cumhuriyetten önce de bir şekilde kutlanan, ama elbette sonrasında bambaşka bir form alan "gençlik ve spor" temalı bir takım bayramları hatırlatıyor. Data'nın pozisyonu tarlada çift sürerken kendini birden kulplu beygirde bulan bir Anadolu gencini andırıyor.
Cumhuriyet procesi elbette çocukları unutmadı. Onlara ulusal egemenliğin simgesi olan meclisin açılış gününü bayram etti. Ama bunu yaparken omuzlarına da koca bir yük bindirdi. "Ulusal egemenlik" ve "çocuk" olgularını aynı cümlede düşünmekte hep zorlanmışımdır. Hani klasik "çocuktur, aklı ermez" mantığı üzerinden değil, bizim sınırlı muhayyilemizle genişlik atfettiğimiz kavramlarla berrak zihinleri cendere altına almak üzerinden yaklaşmaya çalışıyorum olaya. Yukarıdaki kare ise sizi endişelendirmesin. Orada Enterprise'ın konutasında gördüğünüz çocuk, Kaptan Picard'ın yine tipik bir zuzay anomalisi sonucu çocuk haline dönmüş versiyonu.
Veeee... Evet... Köy Enstitülerinin başarısı diyorum, başka birşey demiyorum.