Monday, November 08, 2010

mesaj, kodlama, kodçözümü (açıklık epistemolojileri 2)

Daha önceki bir yazıda Brian Eno'nun kendi müziğine dair verdiği tanımlardan hareketle kendisinin bilgisinin oluşumu sürecinde bilgiyi alımlayana da bir yer ayıran olgulara bir giriş yapmış oldum. Kaldığım yerden devam etmek istiyorum.

Medya çalışmaları alanında önde gelen bir isim olan Stuart Hall ünlü 'Kodlama, Kodçözümü' (Encoding, Decoding) makalesinde medyada mesajın oluşum sürecinde mesajı kodlayanın avantajlı konumunu vurgulamakla birlikte kodçözümü sürecinin mesaj tüketicisine mesajı farklı şekillerde alımlama olanağı da sunduğuna dikkat çeker. Bu argümanı farklı şekillerde okumak mümkündür. Hall'ın düşünsel konumundan hareketle ilk akla gelecek olan okuma biçimi mesajın yerine ulaşması için alıcısı tarafından çözülmesinin gerekiyor olması durumunun mesaj tüketicisine sınırlı dahi olsa bir hareket (mücadele) alanı sunduğu noktasına odaklanır. Bu okuma biçiminde kodun çözümü siyasi bir momenttir ve ortodoks yaklaşımlardan ne kadar uzaklaşmaya çalışırsa çalışsın Hall'ı gerisin geriye 'bilinç' meselesine götürür.
İkinci bir seçenek nasıl bir niyetle oluşturulmuş olursa olsun mesajın iletilebilir hale getirilmesi için kodlanması gerektiği konusuna odaklanmak olabilir. Bu okuma biçimine göre mesajın kodlanmış hali (yani, mesajın yayınlandığı medya her ne ise orada geçerli olan dil ile yeniden yazılması sonucunda ortaya çıkan ürün) asla mesajın kendisi olmayacağı için belki de en baştan mesajın kendisinden farklılaşmaktadır. Bu durumda kodçözümü yalnızca mesaj tüketicisinin kapasitesi (bilinç seviyesi, tercihleri, yanılsamaları, vs.) ile şekillenmemekte, mesajın kodlanmış halinin halihazırda mesajdan farklılaşmış olmasından dolayı iki kere (yani hem kodçözücünün tercihleri ve kapasitesince, hem de mesajın kodlanmış halinden kaynaklanan değişimlerce) 'bozulmaktadır'.

Bu ikinci okuma biçiminin bizi mesajın ('bilgi' diye okuyun) iletilemez bir olgu olup olmadığı sorusuna götürmesi kaçınılmaz. Mesajın iletilemezliği bilgi ve iktidar arasında var olduğu artık herkesçe kabul edilmiş olan ilişkiyi sorgulanır hale getirir gibi gözükmekle birlikte bu ilişkinin yerli yerinde durduğunu görebilmemiz için kodçözümündeki geniş özgürlük alanı için nasıl bir bedel ödemiş olduğumuza bakmamız gerekir. Ümit ediyorum ki bu mesele hakkındaki fikirlerimi de kısa zamanda monitörünüze dökeceğim.

Saturday, November 06, 2010

Asimptotlar / Vol. 1: Mesleki prestijin çıkar örtüşmesinden kaynaklı olarak yetisel bozunmaya sebep olmasına karşı dengeleyici bir unsur olarak saygısızlık, aymazlık ve hatta hatta düpedüz yüzsüzlük

Gündelik kullanımı anlamını yansıtmaktan uzaklaşmakla birlikte 'meslek' (profession) kelimesi özel bir eğitim süreci sonrasında kişilerin uygulama hakkı edindikleri faaliyet alanları için kullanılır. Kelimenin bu anlamıyla konuşursak doktorluk ve mühendislik gibi alanlar meslek tanımına girmekteyken ticaretle uğraşmak bir meslek sahibi olmak anlamına gelmemektedir. Bu alanlarda faaliyet gösterme hakkının uzun yıllara dayanan bir eğitimi gerektirmesi, aynı eğitimden geçmiş kişilerin birbirlerini denetlemesini sağlamak suretiyle verilen hizmetin kalitesini garantiler gibi görünmekle birlikte belirli bir alanın bilgisi üzerinde kurulan iktidarın olumsuz yanları da bulunmaktadır. Bu olumsuz yanlardan bir tanesi aynı meslek sahibi kişilerin mesleklerinin prestijinin arkasına sığınarak kendi yetersizliklerini gizleme eğilimidir. Bunu yaparken yoğun jargon kullanmak ("Bunu gündelik dille nasıl ifade edebilirim bilemiyorum?"), mesleğin alt uzmanlık alanları arasındaki iletişimsizliğe sığınmak ("Benim uzmanlığım o alana girmiyor ama size danışabileceğiniz bir isim verebilirim"), mesleğin bilgi alanının aşırı teknik içeriğini mazeret göstermek ("İsterseniz teknik ayrıntılara girmeyelim") en yaygın olarak başvurulan stratejilerdendir. Bu stratejiler aynı meslek alanı içinde olan kişiler tarafından bir sır gibi saklanır. Mesleklerin prestijleri bu sırrın üzerine örtülen bir örtü vazifesi görür. Mesleğin gerektirdiği uzun eğitim sürecinin rekabetin yoğun olduğu ve kişilerin kendilerini sürekli olarak geliştirmelerini gerektiren bir ortam sağlaması beklenirken ortaya çıkan sonuç genellikle kişilerin daha da tembelleşmesidir. Meslektaşlar bu çürümeyi karşılıklı olarak birbirlerini pohpohlamak suretiyle gizlerler.

Bu çürümenin karşısında saygısızlığın etkin bir mücadele aracı olduğunu söylemek mümkündür. Meslek alanına yeni girmiş kişilerin alanın eskilerine getirdikleri eleştirilerin, eleştirilmeye alışık olmayan yaşlılar üzerinde yarattığı dumur etkisi kapalı meslek alanlarında değişimi tetikleyen sınırlı dinamiklerdendir. Meslek alanının yaşlılarının kendilerini eleştiren gençler üzerinde kurmaya çalıştıkları otorite karşısında gençlerin yapması gereken, işi vurdumduymazlığa vurmak, yıllardır aynı bozuk düzen içerisinde birbirini sıvazlaya sıvazlaya yaşamaya alışmış olan üstlerinin her tür hakareti karşısında pişkin pişkin sırıtmaktır. Gençler bugünkü utanmazlıkları ile mesleklerinin geleceğini şekillendireceklerdir. Kısacası "Gençler, utanmayın!" diyoruz ve hatta burada durmayıp ekliyoruz: "Utanmayın, utandırın!".

Friday, September 03, 2010

salıncağa bineceksen kaskını çıkar, ağzını yüzünü yamultturma bana!

Hiçbir kuşkuya yer vermeyecek şekilde inandığınız doğruların melun bir ideolojinin, yıkıcı bir bağnazlığın, utanç verici bir cehaletin size dayattığı 'ilüzyonlar' olduğunu fark etseniz ne hissederdiniz?

Dur bir dakika. Geriye alalım. Her şey İkinci Dünya Savaşı'nı tartışırken "Peki ya Almanlar?..." diyen o kızla başladı...

Yok yok. Biraz daha geriye almak lazım. Batıda Aydınlanma adı verilen sürecin insan hakları gibi evrensel geçerliliği olan kategorileri toplumsal hayatın düzenlenmesinde temel belirleyenler haline getirdiği herkese malum. Günümüz liberal demokrasisinin temellerini de doruk noktasına 18. yüzyılda ulaşan bu düşünce biçimi atmıştı (gerçi 19. yüzyılda başka şeyler oldu, o rüya gibi sarayın sıvaları döküldü filan, gündelik yaşamımızı düzenleyen pek çok mekanizma bu süreç sonrasında oluştu; ama devlet-sivil toplum ekseninde hala aynı tıngırtıyla dans ediyor, her sabah aynı akşamdan kalıyoruz, vs. vs.; şşşh, çaktırma...). O zamanlardan günümüze kadar geçerliliğini koruyan bir düşünce biçimi var ki düşüncenin teknisyenlerince çoktan civatalarına ayrılmış olmaka birlikte bu geleneği sürdüren -ki bunların çok yüce bir amaca hizmet ettiklerini düşündüklerinden kimsenin kuşkusu yok- pek çok 'kudretli' kişi tarafından hala sıkı sıkıya savunulmakta. Bu kişiler 'kudretli', çünkü onlara kaç defa "Niye?" diye sorarsanız sorun verecekleri bir cevap, tutunacakları bir dayanak olacaktır (şahsen ben ikinci "Niye?"den sonra "Sen sorasın diye!" derdim; sefilim yani sefil, allah bin kere belamı versin). Kudretlerinin kaynağı tarihin, onları haklı çıkaracağı, yani hep daha iyi, daha kapsamlı, daha doğru bilgiye ulaşılacak olan ve (ne alakası varsa) daha demokratik bir noktaya doğru 'ilerlediğine' dair inançları.
Elbette bu inanç kolay elde edilmedi ("Edilmemiş.." diyorlar, daha doğrusu; biz hazıra konduk valla; ondan dolayı işkembeden sallayıp duruyoruz). Eleştirmenin g.t istediği zamanlarda bas bas bağırmak -ki kelimenin gerçek anlamıyla postu tehlikeye atmak oluyor imiş bu- hafife alınacak bir cesaret göstergesi değil. Ancak bu hep boyle kalmadı. Reinhardt Koselleck, Eleştiri ve Kriz adlı kitabında 'eleştiri' kavramının nasıl 'akıl' ile eşanlamlı hale geldiğinden, bu sürecin iktidar eleştirisini nasıl doğurduğundan ve devamında modernitenin nasıl bir rota izlediğinden bahseder ('eleştiri' kavramının bizim memlekette olduğundan daha geniş bir manası olduğunu akılda tutmak gerekiyor sanırım bu noktada). Modernitenin yozluğunun (yoksa yozlaşmasının mı?) hikayesidir Koselleck'in anlattığı; eleştirel olmanın kendinden menkul meşru konumundan konuşanın riyakarlığını ortaya koyar.
Milk adlı filmde Sean Penn'in canlandırdığı, Amerika'da seçimle iş başına gelen ilk açık eşcinsellerden birisi olan Harvey Milk bir mitingde eşcinsellerin vatandaşlık haklarının sınırlandırılması gerektiğini savunan politikacıları eleştirirken Bağımsızlık Bildirgesi'nde yazılı olan temel hakların bu metinden asla silinemeyeceğini söylüyor. Ardından, hedef aldığı politikacılara bu bildirgeye dayanarak şunu söylüyor: "Ya sev, ya terk et!".

Türkiye bağlamında çok ürkütücü sözler bunlar. Biz bu tarz bir dışlayıcı söylemi her daim eşitliğin ve özgürlüğün karşısında olan iktidar sahiplerinden duyduk. Kafamız karışıyor elbet (Filmde de ele alınan bir tema bu aslında. Harvey Milk verilecek olan bir kararla ilgili olarak seçmenlerini geri çekmek tehditiyle bir başka siyasetçiyi köşeye sıkıştırdıktan sonra afallayan politikacıya iktidar sahibi bir eşcinselin varlığının 'normal'ler için ne kadar ürkütücü olduğunu söylüyor neşeyle). Ama konu dönüp dolaşıp standartları kimin belirlediğine geliyor. Aydınlanma ve onun eleştirisi üzerine kurulu olan siyasal alanın barındırdığı kısıtlar çok uzun yıllardır tartışma konusu olmakla birlikte bu tartışmaların gündelik politikaya yansımaları, o çok korkulan 'meşruiyet krizi' kaygısından olsa gerek, ötelenip duruyor. Akademik tartışmalar coşmuş gidiyor, ama kimse kişisel, sosyal, ve kültürel hakların nasıl olup da aynı düzenek içinde herkes için eşit olarak sağlanabileceğinin cevabını veremiyor; hatta veremediği gibi bu mesele hiç ortada yokmuş gibi hareket ediyor. Yukarıda bahsi geçen film üzerinden söyleyeyim: Birisi bana bir öğretmenin cinsel tercih özgürlüğünün, "Çocuğumu heteroseksüel olsun; olmadı gay olduğunu saklamak için aile kurmuş, çocuk sahibi olmuş birisi olsun; o da olmadı hafiften kırık olsa da gay değilmiş gibi hareket eden birileri okutsun" diyenin çocuğunu istedği gibi yetiştirme özgürlüğünden daha üstün olduğunu evrensel kategorilere başvurmadan göstersin. "Evrensel kategorilere başvurmadan" diyorum, zira bu kategorilere o yüce konumlarını veren söylemsel düzenek başka mecralarda özgürlükleri kısıtlamakta.

Ama asıl mesele bu noktada ortaya çıkmıyor mu? Akıl yoluyla ulaşılabilen, her yerde ve herkes için geçerli olan kaideler bugünkü konumlarına ortaya ilk atıldıkları zaman mı ulaştılar? Dahası, bulutların üstünde komşu oldukları ve benzer iddialar üzerine kurulu bir takım başka kaideler eşitsizlik ve zulüm için halihazırda kullanılmamakta mıdır? Harvey Milk "Ya sev, ya terk et!" derken bizi özgürlükler için verilen toplumsal mücadelenin ilkel kökenlerine götürüyor, bize eleştirme ediminin gerçekten elini taşın altına koymak olduğu zamanları hatırlatıyor. Yüzyılların toplumsal mücadelelerinin kazanımlarını bir kenara atalım demiyorum. Tek derdim özgür olmanın o kadar kolay olmadığını hatırlatmak. 'Haklı' mücadelelerimizi verirken bunu haklı olduğumuzu 'bildiğimiz' için değil, haklı olduğumuzu 'düşündüğümüz' için yapalım. Yerse...

Friday, August 27, 2010

nerdeen nereye... (önsözlerimiz ve biz - 1)

"Yeni bir yazı dizisine başlıyorum" gibi bir giriş yapmayacağım. Zira son girişimimin devamı henüz gelmedi. Ancak karşılaştıkça sizlerle paylaşacak bir mevzu bulduğumu söyleyebilirim: Önsözler!

"Ne garip şeylerdir önsözler..." gibi bir giriş de yapmayacağım, merak etmeyin. Aşağıda sosyal bilimci Mümtaz Turhan'ın Garplılaşmanın Neresindeyiz? adlı kitabına üç yıl arayla yazdığı iki önsözden parçalar okuyacaksınız. Yorumu tabi ki size bırakmayacağım:

"Bugün Türkiye, tarihinin en buhranlı devirlerinden birini yaşamaktadır. Son garplılaşma hareketleri de, bundan evvelkiler gibi muvaffak olamamış, Garpla aramızdaki mesafe kısalacak yerde, ilmin başdöndürücü bir hızla ilerlemesi ve tekniğe tatbikatı neticesinde artmıştır. İçtimai hayatımızda yıkılan birçok şeylere mukabil pek az şeyin yapılabilmesi derin bir kültür buhranı yaratmıştır." (1958)
"Hakikatte iki buçuk asırdan beri bir ölüm-kalım mücadelesi yapmakta olan Türk milleti, artık başarısızlıklarının sırrı gibi kendisini hedefe ulaştıracak vasıtaların mahiyeti hakkında da sarih bir fikre varmak üzeredir. Bu mesele ile ciddi bir şekilde meşgul olan Türk ilim ve fikir adamları esas noktalarda artık geçekten birleşmiş bulunmaktadır. Henüz geniş kitlelerce bilinmeyen bu başarıyı Türk fikir hayatının bir zaferi olarak kutlayabiliriz. Çünki, ideal, gaye ve vasıtalar hususunda birleşmiş Türk Milletinin müstakbel başarısı hakkında derin bir görüş veya kehanete lüzum yoktur. Artık bütün dava bu birliği teminden ibaret kalıyor ki bunun da pek yakın olduğu müjdesini alan bir insanın sevinci içindeyiz." (1961)

Turhan'ın bu üç yıllık dönemde Türkiye'nin şappadanak buhrandan aydınlığa ulaştığına kanaat getirmesinde 27 Mayıs darbesinden daha önemli ne gibi bir etken olabilir? (Hirfanlı Barajı hizmete girmiş mesela, 8 Ocak 1960'ta) Amca çok falza malzeme vermiş: "kendisini hedefe ulaştıracak vasıtalar" (=darbe?); "henüz geniş kitlelerce bilinmeyen bu başarı" (=halka rağmen halk için? - gerçi kendisi "Herkes okuyacak da ne olacak" tarzı görüşler de bildirmemiş değildir - Bu satırları yazarken "Sonra başımıza komünist kesiliyorlar" diye söylendiği , ardından melun bir kahkaha attığı da rivayetler arasındadır). Düşünce ve bağlamı meselelerine girmeden burada bırakayım (ağzımı açtırmayın, kitabını yazdırmayın!)

"Söz gider, yazı kalır" derler, ama bu lafa pek riayet etmezler (blog yazarları tutarlılıktan mesul değildirler elbette; onların hiçbir metni bir diğeriyle ilişkili olarak okunmamalıdır; zira tek sınırlayıcıları işkembelerinin boyutlarıdır). Türkiye'deki siyasal yaşam ani yön değişimlerine, anaforlara ve bunların yarattığı şaşkınlıklara gebe olduğu için bu tarz 'dönüşümlere' sık rastlanılır. Bunlar kimi zaman 'döneklik' şeklinde tezahür eder, buradaki gibi kimi vakalarda ise memleketin hal ve gidişinin okunma biçiminde hızlı değişimler şeklinde. Önsözlerden bunları tespit etmek eğlenceli olur diye düşündüm. Hade hayırlısı...

Sunday, August 08, 2010

düşman kardeşler barışırken düşüncenin keskin kenarları törpüleniyor mu?

Eleştirel düşünmenin gücünü kaybettiğine dair görüşlerin düşünce ortamını sardığı bir jenerasyonun üyesi olarak dillere sakız olmuş, yoğrulup hamur olmuş bu konu üzerine uzunca bir süredir pek fazla düşünmediğimi söyleyerek bu metne başlamak istiyorum. Biraz karmaşık bir giriş olacak bu, lütfen dikkat: Bu konu üzerine düşünmeme halimin üzerine düşünmek beni bu konu üzerine düşünmeye itti. Öncelikle şunu belirteyim: Burada eleştirel düşünme derken dar anlamda 'sistem karşıtı' fikirleri değil, genel anlamda hegemonik düşünüş biçimleri karşısında radikal-yıkıcı karakter sergileyen fikirleri kastediyorum. Bu durumun günümüz düşünürlerinin mevcut düşünüş biçimlerinin tahakkümü karşısında boyun eğmelerinden kaynaklandığını düşünmüyorum. Söz konusu olan daha yapısal bir değişim.

Söz konusu nesnenin kendinden menkul bu niteliği üzerine (yani, eleştirel düşünce kategorisine koyulan kuramların/tezlerin/fikirlerin ortaya çıktıkları dönemin hakim düşünüş biçimlerine muhalif oldukları üzerine) düşündüğümüz vakit bugün üretilen fikirlerin 'uysallığının' mevcut düşünce ortamından kaynaklandığı sonucuna varabiliriz. Düşünce üreticilerini peşinde koşturan veya çok geniş kitlelerde infial yaratan fikirlerle son zamanlarda pek karşılaşmadığımız ortada. Şüphesiz bu durum soğuk savaşın bitişi gibi gelişmelerin yanı sıra 'bilgi' olgusunun niteliğinde, üretim süreçlerinde ve değerinde ve entellektüellerin toplumdaki yeri konusunda meydana gelen değişimlerle de alakalı.

Şimdiye kadar söylediklerimin post-modern olarak adlandırılan 'halin' sonucu olduğunu düşünebilirsiniz (Belirtmek gerekir ki bu kavram düşünce tarihçileri, bir takım kendini bilmez zerzavat, ve emek sarf edip ciddi metinler üretmek yerine blog yazan düşünce tembelleri dışında kimse tarafından kullanılmıyor artık). Konuya dair kimi başka analizlerde de eleştirelliğin günümüzdeki durumu bu garip 'hal' çerçevesinde ele alınmakta. Aradaki ilişkiyi anladığım şekliyle tartışabilmek için kısaca bu halden ne anladığımı anlatmaya çalışayım:

Düşünce dünyasında post-modernite ile ilişklendirilen pek çok eğilimin izlerinin çok uzun yıllar önce üretilen fikirlerde bulunduğunu söylemek mümkün. Zaten düşünce üreticileri de bu furyadan kendilerini çabuk kurtarmışlar, birikimlerini nasıl kurtarabileceklerini ve bunu yaparken yeni kazanımlardan nasıl faydalanabileceklerini oturup tartışmaya başlamışlar. O halde, ne oldu? Ne olacak, olan oldu. Olan şuydu: Düşünce tarihinin tozlu raflarında kalan bu görüşler çoğunlukla orijinal fikirlermiş gibi ve başka kılıklarda tekrar dolaşıma sokuldu ve popülerleşti. Örneğin Weber'in -Parsons tarafından uysallaştırılmamış haliyle-nesnellik kriterlerinde veya pragmatizmin kimi varsayımlarında; biraz daha ayrıntıya gidildiğinde Mannheim'in sonraları "daha kabul edilebilir" bir şekle soktuğu bilgi kuramında, veya yeni değil, 50-60 yıl önce çarmıha gerilmiş olan Viyana Okulu'nun bahçesine 'yerini hak etmiş' diğer üyeleriyle birlikte gömülen Mach ve Poincaré'nin bilim felsefelerinde bugün yıkıcı-radikal olarak görülen görüşleri ham haliyle görebiliriz. Ancak "katı olan herşeyin buharlaşmasıyla" birlikte tarihin ve coğrafyanın orasına burasına sıkışmış olan, üstelik üretildikleri dönemde başka niyetlerle ortaya konan ve başka kaygılara cevap verdikleri için başka türlü algılanmış olan bu fikirler çok kısa bir süre içerisinde genel bir eğilimin ögeleri olarak tekrar ortaya atıldı; birleştirilerek tutarlı hale getirildi; tartışıldı; ve hatta bazılarınca kaide haline getirildi.

Yıkıcılığın bu derece yaygınlaşıp olağanlaşmasının eleştirellik açısından doğurduğu sonuç insanların şaşırmaya, rahatsız olmaya, kızmaya, büyülenmeye, hayran olmaya karşı bağışıklık geliştirmesi oldu. Bu bağışıklığın düşünce tarihine bakışımızı, belki olması gerekenden daha keskin hale getirdiğini (veya analitikleştirdiğini) düşünüyorum. Bu durumun entellektüel ortamı daha 'demokratik' hale getirdiğini görüyoruz. Yeni kuramlarda eklektizmden kaçınılmaması, araştırmalarda melez metodolojilerden faydalanılması, hiçbir referansın kategorik olarak reddedilmemesi bunun göstergeleri.

Bu durumu bir olgunlaşma olarak görmek mümkün. Zira bu sayede yapı-özne karşıtlığı gibi gereğinden fazla yorulmuş olan tartışmalara adanmış olan makaleler giderek daha düşük etki değerli akademik dergilerde basılır hale geliyor (ikinci el piyasasında değeri düşen otomobillerin 'kıra kaçması' gibi bir süreç bu sanırım), mesnetsiz düşmanlıkların ve yapıntı tartışmaların yaygınlığı azalıyor. Ancak düşünce dünyasının bu 'geniş gönüllülüğü' herhangi bir düşünüş biçiminin hegemonya kurmasını engellemekte. Ve bu durum paradoksal olarak düşünce üreticilerinin yıkıcılık potansiyelini törpülemekte. Öyle ya, hiç bir kuram "Hey sen!" diye bizi 'çağırmıyorsa' molotof kokteyli hazırlamaya ihtiyaç duymamamız da son derece doğal -gerçi o ööle çaarınca zaten olay bitmiş filan oluya filan ama, amaaan, neyse şimdi...

Bu noktada asıl soru ile karşılaşıyoruz. Agresiflikten arınmış olan bu düşünce ortamının ürünleriyle henüz karşılaşmadık. Henüz bu durumun bir değişimin sonucu olduğu bilinciyle düşünce üreten insanları okuyoruz. Ancak gün gelecek, bugünkü hali verili kabul eden nesiller kendi ürünlerini vermeye başlayacak. Peki o zaman ne olacak? Zamanında tozu dumana katmış olan tezlerin ve/veya büyük düşünce sistemlerinin eksik-gedikleri çoktan uzun uzadıya tartışıldığına göre bu yeni fikirler bu düşünce öbeklerindeki faydalı ögelerin 'uygun' sentezlerinden mi ibaret olacak? Ben kendi adıma gelecek nesillerin 'suya sabuna dokunmayan' fikirler üreteceğinden pek emin değilim. Bugünkü fikir üreticileri eleştiri odaklarına dair aşırı bilinçli oldukları için olası saldırılara karşı daha baştan hazırlık yapıyorlar ("Aman çok yapısalcı kaçtı, aktörlerden iki satır dem vurayım; çok belirlenimci gözükmesin, bi kuple olumsallık attırıvereyim; vs.). Ancak bunun böyle gideceğini sanmıyorum. Düşman kardeşlerin barıştığı bu ortamın temel varsayımlarını norm kabul eden nesiller neye karşı tetikte olmaları gerektiğini unutacaklarmış, veya tetikte olma gereği duymayacaklarmış gibi geliyor bana. Diyeceğim odur ki, kızmanın ne olduğunu bilmedikleri için bir gün bir yerlerde birilerini kızdıracaklar. Ve düşünce tarihindeki bu kısa kısırlık dönemi -ki bunun ilk defa yaşandığını hiç sanmıyorum- yerini verimli kavgalara bırakacak. Merak etmeyin yani, herşey çok güzel olacak. Tek sıkıntı şu ki biz o zamanlarda biraz karta kaçmış olacağız...

Saturday, July 10, 2010

brian eno'nun müdahil kılan müziği (açıklık epistemolojileri 1)

Hakkında hazırlanan bir belgeselde (Imaginary Landscapes - youtube'da var ama bize yasak) Brian Eno'nun kendi müziğini tanımlarken şu sözleri sarf ettiğini duyuyoruz: "Mekansal anlamda müziğin kenarlarını fark etmeyeceksiniz... Dışlamaktan ziyade müdahil kılan, başlangıcı veya sonu olmayan bir müzik". Eno'nun 'ambient' müziğin kurucularından birisi olduğunu düşündüğümüzde bu tanımlama bu müziğe dair çok şey anlatıyor. Aşırı peyzaja kaçan örnekleri bir yana, bu müziğin dinleyiciyi 'müdahil kılma' kapasitesinin diğer tarzlardan daha fazla olması, üzerine anlam yapışmama özelliği taşıyan kumaşıyla alakalı. Klasik müziğin analitiği, cazın entellektüelliği, rock müziğin asiliği veya virtüözitesi, dünya müziğinin 'yerelliği' (glokal midir, nedir?) vs derken bu müziklerin hiçbirisinin 'paketin yanında başka birşeyler olmadan' bize ulaşmadığının görüyoruz. Diğer bir deyişle, bir tarihlerinin ve bir yaşam tarzına işaret ediyor olmalarının yarattığı bir kısıtlama söz konusu. Her tür müziğin kendince bir yerinin ve zamanının olduğunu ve ambient dinleyerek bu hayatın geçmeyeceğini bilerek şunu soruyorum: Bir Guns'n Roses müziği dinlerken bu grubun kliplerinde anlatılandan farklı bir yaşam estetiği üzerinden söz konusu müzikle ilişki kurabiliyor muyuz? Eno'nun anlatmaya çalıştığı müzikte ise benzer bir dikte ediciliği görmüyoruz (Guns' a ayıp oldu ama ne yapalım, kültür emperyalizmi filan deyip geçelim). Üstelik bunun tek sebebi bu müziğin daha kısıtlı ve/veya daha az pazarlanmış bir geçmişi olması değil. Aynı belgeselde Eno'nun film müzikleri ile ilgili söyledikleri, burada anlatmaya çalıştığım farkı oldukça iyi özetliyor. Eno'ya göre film müzikleri kompozisyon olarak diğer müziklerden farklıdır. Zira, bu müzikler bir harekete eşlik etmek üzere üretilmişlerdir. Tek başına dinlendiklerinde ise haliyle filmde mevcut olan hareketi içermezler, bize yalnızca bağlamı sunarlar. Ve bu durum dinleyiciye müziğin vermediği hareketi inşa etme olanağı sunar.

Peki Eno'nun bahsettiği ve üretmeye çalıştığı müzik dinleyiciye bu olanağı nasıl sunuyor -yani olay sadece dinleyicinin inşa etmesine olanak tanımaksa, hiç ses üretmeyelim dinle(me)yici istediğini inşa etsin (yapan var mı? var valla)? Eno'nun 1996 tarihinde yaptığı bir konuşmada bunun ipuçlarını bulabiliriz. Konuşmasında Eno ilk ilham kaynağının Steve Reich'in 'It's gonna rain' adlı parçası olduğunu söylüyor. Bir vaizin sokakta yaptığı "Dünyanın sonu gelecek!" konuşmasının kayıt edilmesi ve bu kaydın bir parçasının birbirleriyle senkronize çalışmayan iki teypte aynı anda çalınmasıyla ortaya çıkan bu sinir bozucu kayıt aynı cümlenin ("It's gonna rain") iki kaynaktan çıkışı ve zaman içinde birbirine girmesi sonucu Eno'nun beyninde fırtınalar yaratıyor. Eno'nun verdiği ikinci örnek 'moire' denilen desenler. İki gridin belli bir açıyla üst üste konması sonucu ortaya çıkan 'şaşı bak şaşır' tarzı desenler bunlara bir örnek. Eno bu örneklerden hareketle basit örüntülerin tekrarı üzerinden açılıp saçılan sesler üretebileceğini fark ediyor. Bu şekilde üretilen müziklerin, yukarıda yaptığımız alıntıda da söylediği üzere, "başlangıcının veya sonunun olmadığını" anlayabiliriz. Zira bu müzikte tekrarın ne kadar süreceği, kaymanın ne kadar olacağı, tekrar eden örüntülerin frekansları, vs gibi değişkenler üzerinde verilecek olan kararlardan başka başlangıcı veya sonu belirleyen hiçbirşey olmayacaktır - diğer bir deyişle bir 'giriş' yok ki, bizi bir 'gelişme'ye götürsün, oradan da "daha da baymayalım, bi yerde bağlayalalım" düşüncesiyle bir 'sonuç' üretmeye zorlasın. Oluşumundaki basitliğe tezat bir şekilde tahmini mümkün olmayan bir karmaşaya doğru giden böyle bir müzik, paradoksal olarak, dinleyicisinin algısının sınırlarını, üretilirken 'sonuç ürünün' ne olacağı üzerine daha çok kafa yorulan müziklerden çok daha fazla zorluyor (Burada paradoks nerede ki? Emeğe saygı, anti-entellektüalizm, üretim süreci arasında kurulan ilişkide sıkça düşülen tuzaklardan birisine mi düştüm nedir?). Bunun sonucu olarak ortaya çıkan 'dizilim' her bir kulak tarafından farklı algılanıyor, her dinleyen bu müziğin farklı bir noktasına takılıyor. Sonuç olarak aynı müzik her bir dinleyicisine farklı deneyimler sunuyor. Diğer bir deyişle, her bir dinleyicisi aynı müziğe farklı bir senaryo yazıyor.

Peki var mı böyle bir şey? Bilmiyorum. Ben yalnızca bunun yaşıyorum. Ancak burada ele aldığım konu beni yönlendirici olmayan, 'dışarıdan gelene açık olan' üzerine düşünmeye zorluyor. Bunu bir sonraki yazıda tartışmaya çalışacağım.

Wednesday, May 26, 2010

tekinsiz vadi - 2 (bir tasarım veya bilinç sorunu olarak)


Bir önceki metinde ‘tekinsiz vadi’ kavramının ortaya çıkış hikayesinden ve kavramın neye işaret ettiğinden bahsettim. Önceden de belirttiğim gibi kavramın çıkış noktası Ernst Jentsch’in ‘tekinsizlik’ hissine dair bir makalesi. Yani olayın başında tam olarak tanımlanamayan bir his var. Konunun robot ve animasyon teknolojisini ilgilendirir hale gelmesinin sebebi Jentsch’in verdiği bir örnek. Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var. Tekinsiz vadi kavramını ortaya atan Masahiro Mori’nin bir önceki metinde verdiğim grafiği hareketli ve hareketsiz robot/nesneleri aynı düzlemde değerlendiriyor. Grafiğe tekrar döndüğümüzde görüyoruz ki ceset veya protez uzuvlar gibi hareketsiz nesnelerin yarattığı tekinsiz vadi, hareketli nesnelerinkinden çok daha az bir derinliğe sahip. Yani çok fazla insansı olan, ama bir şekilde tam olarak insan olmadığını anlayabildiğimiz hareketli bir nesne (bir robot veya bir animasyon karakteri) benzer nitelikteki hareketsiz bir nesneden çok daha fazla rahatsızlık hissi yaratıyor. Masahiro Mori hareketsiz nesnelerden bahsederken Jentsch ile benzer bir alanda dolanıyor olabilir; ancak hareketli nesnelerden bahsetmeye başlayınca devreye ‘insansılık’ giriyor (canlılık-cansızlık değil). Diğer bir deyişle, insan olmadığını anladığımız bir robot gördüğümüzde kapıldığımız rahatsızlığın sebebi gördüğümüz nesnenin canlı olup olmadığından kuşku duyuyor olmamızdan başka bir şeymiş gibi görünüyor. Bu meseleyi iki örnekle ele alalım:

Bilim kurgu, fantezi ve korku filmlerinde android-cyborg veya parçalanmış ceset modellemesindeki kusurlara ve bu kusurlardan kaynaklı garip hisse herkes aşinadır. Özellikle süreklilik arz eder gibi gösterilen, ancak ikinci bir çekimin birincisine bariz şekilde yapıştırıldığı anlarda bu durum çok net görünür. Bu tip sahnelerde izlemekte olduğumuz insanın plastikliğini bir anlığına fark eder ve hafiften irkiliriz. Şüphesiz bu duruma örnek sağlayacak zilyon tane film dururken bir klasiği seçerek büyük bir haksızlık yapmış oluyorum. Ancak yapacak bir şey yok, elimde bu vardı. Şu iki kareye bakalım:


Alien filminde Nostromo mürettebatı Ash adlı androidin (Ian Holm) kopmuş kafasını masaya koyarak onu tekrar aktive ediyor. Ancak androidin söylediklerinden pek hoşlanmayan Ripley Ash’in fişini çekiveriyor. İkinci karedeki kafanın Ash’i canlandıran Ian Holm’a ait olmadığı oldukça bariz (belki burada iyi görünmüyor, ama filmi izlerken bu oldukça bariz). Ayni durum Ash’in kafasının masaya ilk konulduğu sahnede de gözlemlenebilir. Filmin çekiminde bugünkü bilgisayar teknolojisinin nimetlerinden faydalanılabilseydi Holm’un ve maketinin yer aldığı sahneler arasındaki geçiş yumuşatılabilirdi veya Holm tamamen dijitalize edilir ve bu kısa sahnelerde biz hiçbir gariplik hissetmezdik. Elbette burada yönetmen Riddley Scott’ın bu rahatsızlık hissini kullanmayı tercih ettiği de söylenebilir. Her neyse… Bu örnekteki durum Jentsch’in bahsettiği canlılık-cansızlık hali arasındaki belirsizliğe bir örnek veriyor.

İkinci örnek Surrogates filminden. Bilenler bilir, bu filmin evreninde insanların büyük çoğunluğu kendilerini evlerine kapatıp bir takım zamazingolar marifetiyle kendi seçtikleri robotlara (filmdeki ifadeyle ‘üniteler’) bağlanıyor, hayatlarının büyük çoğunluğunu bu robot bedenlerle geçiriyorlar. Bu şekilde istedikleri gibi genç ve güzel görünüyor, üstelik başlarına bir kaza gelmesi halinde ölmüyorlar (Bedenle bilinç arasında koparılamaz bir bağ olduğuna dair bilim kurguda sık rastlanan bir kaide burada tercih edilmemiş. Karşıt bir örnek Matrix üçlemesinde bilinci Matrix’e aktarılan kişinin burada ölmesi halinde ‘gerçek’ dünyadaki bedeninin de ölmesi.)


Yukarıdaki karelerde Tom Greer (Bruce Willis) adlı karakteri uzun bir zaman sonra kendi bedeniyle üniteler dünyasında dolanırken görüyoruz. İş arkadaşının Greer’ın anksiyete hissine karşı bir şeyler kullanması gerektiğine dair ifadesi Greer’in bu karelerdeki hissinin tekinsiz vadi kuramının değindiği hisse yakın olduğunu düşündürtüyor. Şüphesiz etrafında ölmek gibi bir kaygısı olmayan bilmemkaçkiloluk robotlar dolansa herkes biraz telaşa kapılır -ayağına bassa yamultur filan yani. Ancak burada şöyle bir durum söz konusu. Filmin evreninde insanlar üniteler içerisinde dolanıyor dahi olsalar etraflarını kendileri algılıyorlar. Yani filmdeki ünitelerin %100 insan gibi göründüklerini düşünmemiz gerekiyor. Aksi halde üniteler içinde dolaşıyor olsalar dahi insanlar etraflarındaki diğer üniteler karşısında irkilecek, hatta aynaya bakmaktan rahatsızlık duyacaklar. Ünitelerin girmesinin yasak olduğu alanlarda yaşayan insanların liderlerinin aslında bir ünite olması ve çevresindeki asilerin bunu fark edememeleri de bize bunu gösteriyor. Bu durumda Greer’ın rahatsızlık duymasının nedeni etrafındaki ünitelerin canlı mı, yoksa ölü mü olduklarından emin olamaması değil. Buradaki rahatsızlığın sebebi başka bir durumda canlı bir insandan ayırt edemeyeceği bu ünitelerin canlı olmadıklarını biliyor olması. Hatta, asilerin ünitelere gösterdikleri sert tepkiye bakarak ünitelerin, tam olarak insan gibi görünmediklerinden değil, insan olmadıklarının biliniyor olmasından dolayı tekinsiz vadiye yuvarlandıklarını söyleyebiliriz.

Peki bu karşılaştırma bize neyi anlatıyor? Bence şunu: Tekinsiz vadi kuramının bahsettiği rahatsızlık hissi insandan ayırt edilmesi imkansız olan makineler üretilebildiği takdirde aşılabilecek olan bir tasarım sorunu değil; tekinsiz vadi bir bilinç sorunu. Bu durumda insanlarda bu rahatsızlığı yaratmadan robotları gündelik hayata sokmanın iki yolu var. Ya Masahiro Mori’nin öğüdünü dinleyip insanda kendine hafiften bir benzerlik hissi yaratıp sempati hissi uyandıran robotlar yapmak; ya da insandan ayırt edilmesi mümkün olmayan robotlar yapıp bunların makine olduklarını insanlardan saklamak. Bu ikincisinin ne gibi sonuçlar doğurabileceğini ise şimdilik bir kenara bırakıyorum.

Monday, May 24, 2010

tekinsiz vadi - 1 (insan mı la - nebula?)

Robot teknolojisi literatüründe sıkça adı geçmekle birlikte popüler kültür alanına kimi üç boyutlu bilgisayar animasyonlarının beyaz perdedeki başarısızlığı üzerine yürütülen tartışmalar sayesinde adım atan bir kavramdan bahsetmek istiyorum bu metinde: Tekinsiz Vadi (Uncanny Valley – bu çeviriyi kavramın Wikipedia TR’deki karşılığı olduğu için kullandım). Netteki kısa bir yolculuk bize şöyle bir arka plan sunuyor: Yazdığı metnin kazandığı üne asla kavuşamamış olan Ernst Jentsch adlı bir ‘şahıs’ (vatandaşın durumu o derece vahim ki adını wikipedia’da veya herhangi başka bir kanalla nette aradığınızda karşınıza bu makale çıkıyor –adamın adı wikipedia’da kırmızıyla yazılmış diyorum size yahu!) 1906 yılında, psikolojide ‘tekinsizlik’ (unheimlich) olgusu üzerine bir makale yazıyor. Başka bir durumda büyük ihtimalle birkaç disiplin tarihçisi dışında kimsenin hatırlamayacağı bu metin bir dehanın elinde tekrar adını duyuruyor. Sigmund Freud Jentsch’in kullandığı kelimeyi –unheimlich- 1919 yılında basılan bir metninde başlık olarak kullanıyor. Ardından Masahiro Mori adlı bir robot mühendisi 1970 yılında yayımlanan bir makalede tekinsiz vadi kavramını ortaya atıveriyor.

İlk çıkışını şimdilik bir kenara bırakıp tekinsiz vadi kavramının ne olduğuna bakalım. Masahiro Mori robotların insanlara aşina gelmesi ile insana benzerlikleri arasındaki ilişkiyi gösteren şöyle bir grafik çiziyor:

Grafiğe göre tamamen işlevsel olarak üretilmiş olan bir endüstriyel robotlar insansı olmadıkları için herhangi bir aşinalık hissi de vermezler. Aşinalık hissinin arttığı daha insansı robotlar ise grafikteki ilk tepeye doğru bizi götürür. Yazar burada suratları, elleri ve ayakları ile sevimli bir görünümleri olan oyuncak robotları örnek veriyor. Ancak aşinalığın ve robotların insansılığının beraber artışının bir sınırı var. İnsana çok benzer olmakla birlikte insan olmadığını algıladığımız robotların bizde yarattığı rahatsızlık hissi üretilen robotun ‘tekinsiz vadi’ye düştüğü anlamına geliyor. Bu konu şu günlerde en çok animasyoncuları ilgilendiriyor gibi gözüküyor. Zira görece yakın zamanlarda gösterime giren The Polar Express ve Beauwolf filmlerinin hasılatlarının düşük olmasının sebebinin bu filmlerdeki animasyon karakterlerin çok-gerçek-gibi-ama-tamamen-gerçek-değil olmasından kaynaklandığı düşünülüyor. Öyle ki, netteki yorumlarda bu karakterleri tanımlarken sıklıkla kullanılan kelime “ürkütücü”. Masahiro Mori makalesini robot tasarımcılarının bu riski nasıl bertaraf edebileceklerini anlatmak için yazmış adeta. Mimiklerin taklidinin ne derece zor olduğuna dair bir örnek verdikten sonra yazar tasarımcıları uyarıyor: Lütfen grafiğin ilk kısmındaki tepe noktasını kendinize hedef alın, ikincisine ulaşmak çok zor, en ufak bir hatada kendinizi tekinsiz vadide bulursunuz! Grafikteki ikinci tepe noktası üzerine düşünürken akla Blade Runner geliyor elbette. Hatırlanacağı üzere filmde gerçek insanlar öylesine insan gibilerdi ki onları gerçek insanlardan ayırmak için bir test uygulanıyordu.

Masahiro Mori’nin kuramı öyle alelade, kenarda köşede kalmış bir mesele değil. Kimilerine göre Japonya’daki robot tasarımı prensipleri büyük ölçüde bu kuramdaki uyarılar çerçevesinde şekillenmiş. Aslında yukarıda değindiğim iki animasyonun kaderi düşünülürse tamamen farklı bir çizgide gelişmiş olan manga-anime kültürünün başarısının da bu kuramla ilişkili olabileceği akla gelebilir –burada bu kültürün geçmişini göz ardı ettiğim düşünülmesin lütfen. Mesele yapımcılar için o derece mühim ki -mühim olacak tabi, insana çok benzeyen, ama donuk donuk bakan, uyuşmuş gibi hareket eden karakterler hasılatları düşürüyor- James Cameron’ın dev bütçeli Avatar filmindeki karakterlerin tekinsiz vadiye yuvarlanıp yuvarlanmadığı da tartışma konusu olmuş, Cameron da bu konu üzerine çeşitli vesilelerle konuşmuş.

Tekinsiz vadi kuramının bahsettiği “rahatsızlık” hissinin nedeni konusunda pek çok farklı görüş var. Şüphesiz, bahsedilen rahatsızlığın öznel bir his olması bu hissin sebebinin tespitini de zorlaştırmakta. Jentsch’in makalesine döndüğümüzde bu belirsizliğin kavramının bu anlamda ilk kullanımında da mevcut olduğunu görüyoruz. Genel anlamda belirsizlik halinin ortaya çıkardığını iddia ettiği bu ruh halini açıklamaya çalışan Jentsch, tekinsizlik kavramını tanımlamak için yapılabilecek olan tek şeyin tekinsizlik hissini yaratan koşulların ne olduğuna bakmak olduğunu söylüyor. Diğer bir deyişle Jentsch özüne inilemeyeceğini düşündüğü için tekinsizlik hissinin uygulamadaki haline dair bir görüş geliştirmeye çalışıyor. Konunun robot mühendisliğine kadar uzanmasının sebebi ise diğer örneklere de değinmekle birlikte ön plana çıkardığı örneğin canlı gibi görünen bir nesnenin canlılığına, veya cansız gibi görünen bir nesnenin gerçekten cansız olup olmadığına dair duyulan kuşku olması. [Jetnsch’in balmumu figürlerin ve otomatların yarattığı rahatsızlık hissinden bahsederken ilginç bir şekilde “gerçek sanat nasıl olmalıdır?” konusuna da değiniyor. Tekinsizlik hissinin sanatta da yaratılabileceğini, ancak gerçek sanatın bunu imitasyon yoluyla değil, sanatın araçlarıyla yaratacağını söyleyen Jentsch, günümüzde animasyonda ‘motion-capturing’ teknolojisinin kullanımına dair tartışmalardaki belli bir görüşün de erken bir örneğini bize sunmuş oluyor.]

Jentsch’un belirsizliklerle dolu yaklaşımıyla asla yetinemeyecek olan Freud tekinsizlik konusundan bahsederken ölüm korkusuna değinerek tartışmayı güdüler alanına çekiyor. Tekinsiz vadiye dair başka görüşlere baktığımızda da başka yapısal açıklamalar görüyoruz. İnsana çok benzemekle birlikte insan olmadığını bildiğimiz bir “şey” ile karşılaştığımızda eş tercih etme veya patojenlerden korunma gibi güdülerimizin ortaya çıktığını savunan açıklamalar tekinsiz vadinin insanlara özgü bir durum olmadığını düşündürmeye başlıyor. Hatta Princeton’da makak maymunları üzerine yapılan bir deney tekinsiz vadi olgusunun başka bir canlıda ilk defa gözlenmesini sağlamış. Mevzu bu noktadan sonra hayvanların kendi türdeşlerini mükemmele yakın kopyalarından ayırmalarını sağlayan mekanizmalara geliyor ki buradan sonrası sakata bağlayıp Capgras ve Fregoli sendromları gibi mevzulara gidiyor – gece gece hiç girişmeyelim, brrr.

Bu konuya bir sonraki yazıda devam edeceğim.


Saturday, February 20, 2010

araç amaç haline geldiğinde yoldan sapmış mı oluyoruz? -2 (korkmayın, sapmanın kaçınılmaz olduğunu kabul etmek sapıtmamızı engeller)

Önceki metinde kaldığımız yerden devam ediyoruz. Sıra düşünce alanındaki yenilik/değişimlere geldi. Bir tutam bilginin paraya ve/veya güce dönüşebildiği dünyamızda olanı biteni anlamak/yerinden oynatmak/manipüle etmek için bir araç olarak görülen bilginin kolayca amaca dönüşebildiği su götürmez bir gerçek -ağzı olan konuşuyo, interneti olan blog filan yapiyo, olmaz ki canım. Bir önceki yazıda atom bombasının 'babası' Oppenheimer'in vicdan muhasebesi üzerinden teknik/düşünsel değişimlerin insanlığı bir kapana sürüklediğini söylemenin kolay olmadığını iddia etmiştim. Şimdi, eleştirel düşüncenin bunun kolay olduğunu düşünerek kendi kendisini muhafazakarlaştırdığını iddia edeceğim -çok da mühim bir iddia değil bu elbette, eleştirel düşüncenin kimi önemli temsilcilerinin bundan sıkça bahsettiği biliniyor ("Dünya alem biliyor " demeyeceğim; dünyayı tanımam etmem, ama alemin derdini biliyorum, ne hinoğluhindir o). Teknik/düşünsel değişimlerin insan topluluklarını ve doğayı korkunç bir batağa sürüklediğini reddetmek mümkün değil. Lafım “Hatalarımızdan ders almayı bilmeliyiz” diyenlere değil, “Ah ulan o serbest piyasa denen zamazingoyu peydahlamayacaktık” diyenlere -buradaki 'serbest piyasa'nın yerine orak-çekiç, papirüs kağıdı, Akademi, kural/kaide/yasa, Kopernik, Piri Reis,... binbir çeşit başka zamazingo da konulabilir. Şöyle ifade edeyim, bir olur iki olur neyse, insan güzelliğidir der, destekleriz, yaparız da hatta bazı bazı; ama her gecenin sonrasında “Ah ulan o son dubleyi götürmeyecektik” diyene de birisinin çıkıp “Ağızınla içmeyeceksen hiç takılma arkadaşım” demesi gerekiyor. Dananın kuyruğunun nerede koptuğunu aramak beyhude bir çaba. İnsanlığın teknik/düşünsel alandaki ürünlerinden bağımsız olarak değişimin kendisini eleştirmek pek olası görünmüyor bana -yalan dünya be dostum.

Öte yandan, aracın amaca dönüşmesini değerlendirirken konuya yeni olanın kurumsallaşması üzerinden yaklaşmak başka bir bakış açısı sağlayabilir. Değişimi kurumsallaşma süreçleri çerçevesinde değerlendirdiğimizde, değişim karşısında insanlık adına endişe duyanların söylemlerinin niçin önceki kurumsal düzenekte sahip oldukları menfaatlerini kaybetme kaygısı güdenlerle örtüştüğünü daha kolay anlayabiliriz -bu da kendi içinde kaçınılmaz bir karışım belki ama ne yapalım, söz söylemek, ister istemez müdahale etmek oluyor. Değişimin eleştirel değerlendirmesini yaparken tutunulabilecek alternatif bir tavır, söz konusu değişimlerin eleştirinin dilini değiştirmesine izin vermek. Değişim olgusunun eleştirinin dilini değiştiriyor olması eleştirme ediminin kirlenmesi anlamına gelmiyor. Aksine, yeni olanı değerlendirirken kendisini bu yeniliğin araçlarıyla şekillendirebilmek, değişim amacıyla yenilikler peşinde koşarken bu yeniliklerin kurduğu dünyaya hapsolan kozmolojinin gediklerini algılamayı sağlayabilir. Diğer bir deyişle, kendisini yeni olanın sunduğu araçlarla değiştirebilen bir fikriyat, mutlaklara ihtiyaç duymayan bir eleştiri dili geliştirebilir. Elbette burada ne yapılması gerektiğini söylemeye değil, mevcut olanın ne olduğunu anlamaya çalışmanın gerektiğini söylemeye çalışıyorum. Demek istediğim odur ki madem üzümü yemek kaçınılmaz; yediğimiz haltı reddetmek o haltın bağını sorma ihtiyacı duymamaktan başka bir işe yaramaz. Sözün dönüp dolaşıp insanın doğasına geldiğini düşünmeyin; değişimin doğasını kabul etmekten bahsediyorum -insanlığın tek başına aktörü  olduğu değil, sadece bir parçası olduğu bir süreç bu.

Gelelim amaçların aynılaşmasına. Değişimlerin tek bir kozmolojiyi referans almaya başlaması ve teknik/düşünsel faaliyetlerin tek bir amacın araçları haline gelmesi iktidar payaşımında bir kutuplaşmaya sebep oluyor gibi görünebilir -ki bence de öyle. Ancak umutulmaması gereken, bu tektipleşmenin eleştiri dilinde bir birliği de beraberinde getiriyor olması -fikriyattaki bir birlikten değil, dildeki birlikten bahsediyorum. Belki bu baskın kozmoloji kendi mezarını bu şekilde kazıyordur -o mezarın üstünü örtenlerin mezarını kimlerin, nasıl örteceğini yalnızca geleceğin eleştirmenleri görebilecek.

Not: Eleştiri dilinin yeni olanın sunduğu araçlarla kendisini değiştirmesinin eleştiriyi kirlettiği düşüncesi, eleştirinin dili ile bu dili kullananları özdeşleştirmenin bir sonucuymuş gibi geliyor bana. Önceleri eleştirinin dilini kullananların sonraları eleştirmemeyi tercih etmelerinin -veya dillerinin keskin kenarını eskiden mensubu oldukları kampı yakıp yıkmak için kullanıyor olmalarının- sebebi, önceleri kullandıkları eleştiri dilinin yeni olan ile kendisini değiştirmesi (farkında olmadan kendisini muhafazakarlaştıran görüşün anladığı şekliyle, o eleştiri dilinin kirlenmesi) değil, zamanında eleştirdikleri, değişim için peşinde koştukları araçları amaç haline getiren eski düşmanlarının kozmolojilerindeki mutlaklara kendilerini hapsetmeleridir belki. Fikir alanındaki değişimleri insanların değişmesiyle bir tutmamak lazım derim ben.

Not 2: Metinden anlaşılabileceği gibi ben de kendimce özcü bir eleştiri anlayışına ihtiyaç duymakta, onu aramaktayım. Façayı bozmamak için çaktırmamayı değil bir şey söylemekten korkuyor olmayı açık açık beyan etmeyi bir erdem olarak gördüğümü söyleyip burada keseyim -amma da bozmadık ha façayı.

Wednesday, February 17, 2010

araç amaç haline geldiğinde yoldan sapmış mı oluyoruz? -1

İnsanlık, gerek teknik, gerek düşünsel alandaki yeniliklerin -ki bu ve bunu takip eden ikinci metin bu ikisi arasında bir farklılık olup olmadığını konu edinmektedir- gündelik hayatta meydana getirdiği değişimler karşısında şaşkına dönüp "Aslında biz bunu hedeflememiştik" diyerek bir önceki gün üzerinde yürüdüğü topraklarda bir daha asla adımlayamayacağının endişesini dile getirmiş ve düşünce tarihini bu endişenin etrafındaki tartışmalar üzerine kurmuş. 'İlerleme' olgusunu iki tırnak arasına koymaya ve bunu 'mit' olarak adlandırmaya insanları zorunlu kılan, bu olgunun modernlikle bağlantılı olduğuna dair inanç. Bu öyle bir inanç ki, herşeyi tırnak arasında ifade ederek mutlak bir doğruya duyduğu ihtiyacı istemsiz olarak ortaya koyduğundan habersiz, bu 'mit'in modern zamanlarda 'icat edildiğine' kani olmuş, mutlak olan herşeye karşı açtığı savaşta kendi mutlaklarının ne olduğunu ortaya koymamak suretiyle -ki bunun sebebi mutlaklara duyduğu ihtiyaçtan kendisinin habersiz olmasıdır- kendisini kendi mutlaklarını açıkça ortaya koyan düşünce sistemlerinden üstün bir konuma yerleştirebileceğini zannetmiştir. İlerleme olgusu ile değişim olgusu arasında bir fark olmayabileceğinin farkında olan bu fikriyat teknik/düşünsel yeniliklerin modernliğin bir uzantısı veya göstergesi olduğunu söylerken modern-öncesi zaman ve coğrafyaları durağanlaştırdığının da bilincindedir. Ancak bu fikriyatın savunucuları hemen şunu söyleyeceklerdir: "Bizim söylemeye çalıştığımız, yenilik ve değişim fikrinin insan faaliyetlerinin temel amacı haline gelmesidir". Doğrudur, kıtanın birinde yaşayan insanlar nehirlerin ne zaman taşacağını hesap edebilmek için zamanı ölçecek aletler geliştirirken diğer bir zaman ve coğrafyadakiler dünyanın eskatalojik anlamda sona ereceği günü tahmin edebilmek için takvimler oluşturmaya çalışmışlardır. Ancak şunu söylemek gerekir ki, farklı amaçlarla benzer faaliyetlere girişmiş olanlar arasındaki iletişim kopukluğu bu faaliyetlerin birbirlerini etkilemediği anlamına gelmez. İletişimin artmasının en önemli etkisi değişimlerin hızlanması olmuştur. Amaçların aynılaşmasının yarattığı daralmanın sonuçlarını tartışmayı ikinci metne bırakarak teknik yenilikler konusu bakalım.

"Aslında biz bunu hedeflememiştik" cümlesi atom bombasının 'babası' Oppenheimer'in vicdan muhasebesini akla getiriyor. Ancak her teknik değişimin insanlığı bir kapana sürüklediği görüşünün arkasında durmak o kadar kolay değil. Yeni tekniklerin kurumsallaşması sonucunda bu kurumların bir sonraki değişimin önüne set çektiği düşüncesi en yoğun olarak iki grup tarafından dile getirilir. Bunlardan birincisi insanların belki hiç varolmamış uzak bir geçmişte çok daha mutlu olduğuna inananlardan, ikincisi ise insan yaratıcılığı ile bu yaratıcılığın ürünleri arasında bir ilişki kuramayan, insana sadece insan olmaklığından kaynaklanan özcü bir yaratıcılık atfedenlerden oluşur. Asr-ı Saadet yanlılarını umutsuz vakalar olarak bir kenara ayırıp ikinci grubun bu özcü iddiasını ele alalım. Daha önceki bir yazıda ilerlemelerin temelinde insan yaratıcılığının olup olmadığını tartışmıştım. Söz konusu metinde yeni bir buluş yapan bilim insanının beyninde bu yeni fikrin oluşabilmesi için bununla ilişkisi olan nesne veya olgulara dair başka bazı fikirlerin mevcut olması gerektiğini iddia etmiştim. Diğer bir deyişle kıvılcımın çakması için elde bir takım taşların bulunması gerekiyor -bu taşlarla taşların yarattığı kıvılcım arasında görünürde hiçbir bağlantının olmadığına dikkatinizi çekerim. Sanat söz konusu olduğunda da aynı şeyi söyleyebiliriz. Fotoğraf makinesinin resimde, fotokopi makinesinin grafik sanatlarda, eski Game Boy ve Commodore'ların müzik alanında yarattığı değişimler yeni sanat formlarının oluşumunda teknik değişimlerin rolünü bize anlatan örneklerden yalnızca birkaçı. Burada söz konusu olan, ilk başta bir araç olarak geliştirilmiş olanın bir başka faaliyet alanında amaç haline gelebilmesidir. Bundan rahatsızlık duyanlarsa o araçları kendi amaçlarına ulaşmak için kullanan ve kendi araçlarının başkalarının amacı haline gelmesini kendi çıkarlarına aykırı bulanlardır. Oysa farklı faaliyet alanları arasındaki bu geçişkenlik, yaratıcılık olarak adlandırılan olgunun temel dinamiğini oluşturur.

Sözün özü, insanlığın ürünü olduğunu düşündüğümüz şeyler aynı zamanda insanlığı yeniden üretmeye devam etmektedir. Bu yeniden üretim sürecinin eleştirel değerlendirmesinin insanı herşeye kadir bir yaratık olarak görmeden nasıl yürütülebileceğini bir sonraki metinde ele almaya çalışacağım.

Wednesday, February 03, 2010

huxley yaşadığı dönemin trajedisini anlatırken anday neyi anlatıyor?

Aldous Huxley'in Brave New World adlı romanı, yaşanması çok muhtemel olan, veya çoktan içinde yaşamakta olduğumuz korkunç bir dünyayı betimlemeyi hedefleyen metinlerde sıklıkla karşımıza çıkar. Yaşamakta olduğu dönemin ütopyalarının insanlığı nasıl bir geleceğe sürükleyebileceğini anlatmaktadır Huxley bu romanında. Ben burada daha önce dikkatlerinden kaçanlar için Huxley'in bir başka romanından bahsetmek ve -böyle bir projeyi bir tez jürisine kabul ettirmek zorunda olmamanın rahatlığıyla- bu roman ile Melih Cevdet Anday'ın Aylaklar adlı romanı arasında nasıl bir ilişki kurulabileceğinden bahsetmek istiyorum -edebiyatçı yönü daha kuvvetli okurların affına sığınarak.

İlk olarak 1928 yılında basılan Point Counter Point adlı romanın dönemin ruh halini yansıtmaktaki başarısının tek göstergesi, romandaki bir karakterin, yaşadığı dönemin düzensiz ortamının en fazla on yıl varlığını sürdürebileceğini, bu on yılın ardından "sınıflar" ve "kıtalar" arasında büyük bir savaşla birlikte tamamen yıkılacağını söylemesi değil elbette -ancak bu bile tek başına fazlasıyla etkileyici. Roman İngiltere'nin aristokratlaşmış burjuva sınıfına mensup, iki dünya savaşı arasındaki dönemde yaşayan farklı kuşaklardan kişilerin karakterlerinin betimlemeleri üzerine kurulu -kimi önemli karakterler ise kökenleri başka sınıflardan olmasına rağmen bir şekilde bu sınıfla ilişki içine girmiş ve onlarla aynı düşünsel buhrandan muzdarip kişiler. Sevgili Wikipedia'dan öğrendiğimiz kadarıyla bu karakterler Huxley'in şahsen tanıdığı veya tarihte bir yeri olan gerçek kişiler üzerine kurulmuş. Ailelerinden gelen ve/veya eğitim ve yetenekleri sayesinde edindikleri zenginlik içerisinde yaşayan bu karakterler ideolojiler çağında yaşamakta olmalarının -ne zaman sona erdi ki?- onları içine soktuğu cendereden kurtulmak için kendi kurgularını yaratmakta, taraf olmayanın bertaraf olduğu bir dünyada kendi hayatlarına bir anlam atfetmek için çaba harcamaktadırlar. Diğerlerini dehşete düşürmeye çalışan bir karakter işçilerin bir amaç uğruna değil, sadece devrimin kendisi uğruna devrim istediklerinden bahsederken, diğer bir karakter kendisinin zaten mahkum olduğunu düşündüğü cehenneme gitmeyi dilemekte, ancak cehennemin varlığına inanmamanın ızdırabı içinde kıvranmaktadır. Kısaca özetlemek gerekirse roman büyüsü bozulmuş bir dünyada fikir sahibi olmak/olamamak, genç/yaşlı olmak, zengin olmak, çocuk sahibi olmak, aşık olmak/olmamak/olamamak gibi pek çok konunun sorgulamasını yapmakta, bunu yaparken dönemin fikir dünyasına açık veya kapalı pek çok referans vermekte.

Huxley romanında 'aylak sınıf' (leisure class) kavramını kullanıyor. Ancak Anday'ın Aylaklar'ı biraz başka bir aylak grubundan bahsediyor. İlk olarak 1965 yılında basılmış olan roman, 1950'li yıllarda son demlerini yaşayan eski bir Osmanlı ailesi ve aileye ait konakta bir şekilde kendilerine yer bulmuş işsiz-güçsüz-amaçsız bir grup insan etrafında dönen olayları anlatıyor. Evin eski ihtişamını bu insanları etrafından toplayıp hesapsızca para harcayarak korumaya çalışan evin "Hanım"ı ve evin masraflarının nasıl karşılandığından bihaber yaşayıp giden karakterler yeni düzen karşısında çökmekte olan eski bir toplumu betimlemek için kurgulanmış sanılmasın. Bu karakterlerin çoğu burjuva kökenli ailelerden gelen, aslında yeni düzenin üretmeye çalıştığı bireyler. Çarpıcı olan, bu karakterlerin konağın sahte ihtişamı içinde aylaklığa kolayca uyum sağlayabilmeleri. Bunun bir örneği, üniversiteyi bitirip kendisine bağımsız bir hayat kurmayı hedefleyen, ancak evin "Hanımı"nın torunu ile evlendiği günün hemen ertesinde okulu bırakıp evin aylaklarına katılan Ayla. Br başka örnek ise, yeni olanın belli bir program veya değerler üzerinden değil, mevcut olanın yıkılmasıyla ortaya çıkabileceğine inanan, kendi duruşunun herhangi bir şekilde tanımlanmasından fena halde rahatsız olan, hafiften anarşist, hafiften bitnik kıvamlı, ama ikisinden de oldukça uzak bir karakter olan Şükrü. Romanın en radikal görünümlü karakteri olan Şükrü'nün kelimenin sokak anlamıyla "sıfatsız" bir kişi olarak çizilmiş olması, Garip akımının bir parçası olan Anday'a dair bize ne anlatıyor bilmiyorum, bir bilen varsa öğrenmeyi çok isterim.

Huxley'in romanı bir medeniyetin çıkmazlarını ortaya koymakta ve Batı düşünce tarihinin tartışmalarının yüz yıldan fazladır peyzajını oluşturan kriz temasının (ki bu temanın aslında modernlik öncesi köklere sahip olduğu söylenebilir) iki dünya savaşı arasındaki görünümüne dair pek çok fikir vermekte. Anday'ın romanının yazıldığı ve anlattığı dönemde ise cumhuriyet ilkgençlik yıllarını yeni tamamlamış, düşünsel hayat "Garplılaşmanın neresinde olunduğu" ve hangi devrimlerin "başarılamamış" olduğu tartışmaları ile dolup taşmaktaydı. Bu tartışmaların dinamizmine karşın Anday'ın romanı henüz kurulamadan kendini yormuş, yeni rotasına yorgun adımlarla yönelmiş bir toplum tasvir etmekte. Aylaklar'da değişim sancısı değil, Point Counter Point romanındaki ile paralellikleri olan bir çöküş teması hakim. İki romandaki bazı karakterler arasındaki benzerlikler de bu paralelliği artırıyor. Huxley'in romanında karşılaştığımız, demokrasi üzerine yazılmış olan en kapsamlı eseri ortaya koymak bahanesiyle aylak bir yaşam sürdüren Sidney Quarles ile Anday'ın betimlediği, Yuşa Tepesi'ne Fatih Sultan Mehmet'in yüz metrelik bir heykelini diktirmek veya Argo gemisini aramak gibi sevdalara nereden geldiğini dahi bilmediği paraları yatıran, üstelik her projesini yarım bırakan Davut Bey arasındaki benzerlik buna bir örnek. Karşılaştırma alanını biraz genişletmek gerekirse, zaman zaman iki dünya savaşı arasında yaşayan kuşağı tanımlamak için kullanılan  'kayıp kuşak' (lost generation) ile 'Beat kuşağı' arasında John Clellon Holmes'un 1952 tarihli ünlü makalesinde yaptığı karşılaştırma üzerinden Huxley'in Mark Rampion karakteri ile Anday'ın Şükrü karakterini karşılaştırmak da ilginç sonuçlar verebilir -bu biraz zorlama mı oldu nedir?

Sunday, January 24, 2010

doktrinerlik vs 'prensip sahibi olmak' mevzusu üzerine

Daniel Bell'in 'ideolojinin sonu' tezi bu tezin karşısına aldığı gruplar olsun, bu grubun dışında kalanlar olsun pek çok kişi tarafından yerden yere vurulmuştu. Üstelik Bell'in tezini savunduğu kitabın yayımlandığı 1960 yılını takip eden olaylar ideoloji konusunu bütün zenginliğiyle tekrar canlandımıştı. Benzer eleştirilere uğrayan Francis Fukuyama'nın 'tarihin sonu' tezi de ortaya atılışını takiben patlak veren savaşlarla birlikte ciddi hasar görmüş, meydana gelen olaylar Fukuyama'nın kendi duruşunda dahi değişikliklere neden olmuştu. İki tezin de benzer bir akıbete uğradığı düşünülebilir. Bununla beraber "ideoloji olgusu sona erdi" demekle "tarih tamamına erdi" demek aynı şey değil -bu iki tezin yazarları ve/veya savunucuları ne düşünürse düşünsün...

Bu karmaşık mevzuyu kurcalamak yerine mevzunun Türkiye'de demokrat olmanın moda olması ile alakası üzerinde duracağım. Konunun anlam kazanması için hemen şunu ekleyeyim: 'Demokrasi' parolasıyla iktidar olmuş olan mevcut hükümetin, kimi uygulamalarına karşı direnen bir kesime karşı tutunduğu tavır ve başlarda hükümetin demokratik 'açılım'larına destek veren kimi kesimlerin bu olumsuz tavra yönelttiği eleştirilerin yarattığı kafa karışıklığı bu konu üzerinde düşünmeme neden oldu -bu metin ile yazıldığı dönemde karşılaşmış olanlar TEKEL işçilerinin eyleminden bahsettiğimi anlayacaklardır. Önceleri demokratik haklar konusunda hükümetin yanında olan, ancak son gelişmelerle birlikte hükümeti eleştirenler haklı olarak "Biz baştan beri aynı şeyi savunuyorduk" diyorlar. Bu noktada göz önünde bulundurulması gereken bir konu var. 'Demokrasi'nin bir kavram haline gelememesinden dolayı 'demokrat' olmak ideolojiler-üstü bir konuma, bir prensibe işaret etmekte. Ancak buradaki 'ideoloji' kavramı, 1960larla birlikte ortaya atılan daha sofistike ideoloji kuramlarındakinden farklı bir anlam taşımakta. Bell'in ve günümüz demokratlarının kullandığı ideoloji kavramı aslında 'doktrinerlik' anlamını taşımakta. Bell kitabının başlığını 'Doktrinerliğin sonu' olarak atsaydı 1960ların sonlarına doğru yaşanan olaylar karşısında güncelliğini bu kadar çabuk yitirmeyebilirdi.

Öyleyse sorulması gereken soru şu: Toplumsal olaylar karşısında tutarlı bir konum ortaya koymaya çalışan günümüz demokratları prensiplerini nasıl şekillendiriyor? Örneklere baktığımız zaman bunu karşısında durulması gereken 'tekil' bir 'düşman' oluşturarak yaptıklarını görüyoruz (düşmanın 'tekil' olması onu elle tutulur hale getirmek açısından önemli). Bu düşman kimilerinde 'devletin tahakkümü', kimilerinde 'emperyalizm', kimilerinde gladyo ve derin devlet oluyor. Böyle bir düşman ortaya konduktan sonra prensipli bir tutum sahibi olmak kolaylaşıyor, "Aklın önceleri nerelerdeydi senin?" diyenlere "E kardeşim ben hala aynı şeyi savunuyorum" derken demokratların gönülleri bu sayede rahat oluyor. Ancak burada şöyle bir sorun ortaya çıkıyor. Prensip sahibi demokrat olmak için gerekli olan bu düşmanlar tanımlanabilir bir doktrine veya prensibe işaret etmemekte. Bu belirsizlikten dolayı devlet tahakkümünü, emperyalizmi, veya gladyoyu kendisine hedef alanlar birbirleriyle anlaşamıyor, birbirlerinin söylediklerini duyamıyor, düşmanları arasındaki ortaklıkları göremiyor.

Peki buradan ne sonuç çıkıyor? Doktrinlerin kurguladıkları basit evrenlerin sağladığı konfor yitirildiğinden bu yana tutarlı bir siyasi tutum sahibi olmanın tek yolu prensip sahibi olmak. Ancak prensip sahibi olmak, yukarıda iddia ettiğim nedenlerden dolayı, kişinin derdini karşıt tutumdakilere anlatabilmeleri, demokratik bir mücadelede başkalarıyla birlik olabilmeleri, veya 'düşmanlarını' net olarak tanımlayabilmeleri anlamına gelmiyor; -tam olarak 'prensip' kavramının çağrıştırdığı anlam gibi- eleştirme eylemini öznel bir eylem haline getiriyor. Karl Mannheim iki dünya savaşı arasındaki siyasi karmaşayı çözmek için, farklı bakış açılarına sahip siyasi tutumlar arasındaki dil farklarını ortadan kaldıracak teorik bir çerçeve, bir tür 'evrensel çevirmen' geliştirmeye çalışmıştı. Başarıya ulaşmamış olmakla birlikte bu tasarının şöyle bir avantajı vardı: Aralarında iletişim kurmayı amaçladığı siyasi tutumlar prensipler üzerine değil, kendi savunularını ve düşmanlarını tanımlayabilen doktrinler üzerine inşa edilmişlerdi. Bugün böyle bir olanağa sahip değiliz. Bu soruna bir çözüm önerecek durumda değilim. Ancak atılabilecek olumlu bir adım 'bir araya gelme' sorununun sol siyasete özgü olmadığını fark etmek olabilir. Görünen o ki bu konuyu -küresel anlamda konuşuyorum- kendilerini sol üzerinden tanımlamayanlar iktidarlarını kaybettiğinde tartışabileceğiz. Bu ise, en azından yakın gelecekte, gerçekleşecek gibi görünmüyor.