Sunday, January 24, 2010

doktrinerlik vs 'prensip sahibi olmak' mevzusu üzerine

Daniel Bell'in 'ideolojinin sonu' tezi bu tezin karşısına aldığı gruplar olsun, bu grubun dışında kalanlar olsun pek çok kişi tarafından yerden yere vurulmuştu. Üstelik Bell'in tezini savunduğu kitabın yayımlandığı 1960 yılını takip eden olaylar ideoloji konusunu bütün zenginliğiyle tekrar canlandımıştı. Benzer eleştirilere uğrayan Francis Fukuyama'nın 'tarihin sonu' tezi de ortaya atılışını takiben patlak veren savaşlarla birlikte ciddi hasar görmüş, meydana gelen olaylar Fukuyama'nın kendi duruşunda dahi değişikliklere neden olmuştu. İki tezin de benzer bir akıbete uğradığı düşünülebilir. Bununla beraber "ideoloji olgusu sona erdi" demekle "tarih tamamına erdi" demek aynı şey değil -bu iki tezin yazarları ve/veya savunucuları ne düşünürse düşünsün...

Bu karmaşık mevzuyu kurcalamak yerine mevzunun Türkiye'de demokrat olmanın moda olması ile alakası üzerinde duracağım. Konunun anlam kazanması için hemen şunu ekleyeyim: 'Demokrasi' parolasıyla iktidar olmuş olan mevcut hükümetin, kimi uygulamalarına karşı direnen bir kesime karşı tutunduğu tavır ve başlarda hükümetin demokratik 'açılım'larına destek veren kimi kesimlerin bu olumsuz tavra yönelttiği eleştirilerin yarattığı kafa karışıklığı bu konu üzerinde düşünmeme neden oldu -bu metin ile yazıldığı dönemde karşılaşmış olanlar TEKEL işçilerinin eyleminden bahsettiğimi anlayacaklardır. Önceleri demokratik haklar konusunda hükümetin yanında olan, ancak son gelişmelerle birlikte hükümeti eleştirenler haklı olarak "Biz baştan beri aynı şeyi savunuyorduk" diyorlar. Bu noktada göz önünde bulundurulması gereken bir konu var. 'Demokrasi'nin bir kavram haline gelememesinden dolayı 'demokrat' olmak ideolojiler-üstü bir konuma, bir prensibe işaret etmekte. Ancak buradaki 'ideoloji' kavramı, 1960larla birlikte ortaya atılan daha sofistike ideoloji kuramlarındakinden farklı bir anlam taşımakta. Bell'in ve günümüz demokratlarının kullandığı ideoloji kavramı aslında 'doktrinerlik' anlamını taşımakta. Bell kitabının başlığını 'Doktrinerliğin sonu' olarak atsaydı 1960ların sonlarına doğru yaşanan olaylar karşısında güncelliğini bu kadar çabuk yitirmeyebilirdi.

Öyleyse sorulması gereken soru şu: Toplumsal olaylar karşısında tutarlı bir konum ortaya koymaya çalışan günümüz demokratları prensiplerini nasıl şekillendiriyor? Örneklere baktığımız zaman bunu karşısında durulması gereken 'tekil' bir 'düşman' oluşturarak yaptıklarını görüyoruz (düşmanın 'tekil' olması onu elle tutulur hale getirmek açısından önemli). Bu düşman kimilerinde 'devletin tahakkümü', kimilerinde 'emperyalizm', kimilerinde gladyo ve derin devlet oluyor. Böyle bir düşman ortaya konduktan sonra prensipli bir tutum sahibi olmak kolaylaşıyor, "Aklın önceleri nerelerdeydi senin?" diyenlere "E kardeşim ben hala aynı şeyi savunuyorum" derken demokratların gönülleri bu sayede rahat oluyor. Ancak burada şöyle bir sorun ortaya çıkıyor. Prensip sahibi demokrat olmak için gerekli olan bu düşmanlar tanımlanabilir bir doktrine veya prensibe işaret etmemekte. Bu belirsizlikten dolayı devlet tahakkümünü, emperyalizmi, veya gladyoyu kendisine hedef alanlar birbirleriyle anlaşamıyor, birbirlerinin söylediklerini duyamıyor, düşmanları arasındaki ortaklıkları göremiyor.

Peki buradan ne sonuç çıkıyor? Doktrinlerin kurguladıkları basit evrenlerin sağladığı konfor yitirildiğinden bu yana tutarlı bir siyasi tutum sahibi olmanın tek yolu prensip sahibi olmak. Ancak prensip sahibi olmak, yukarıda iddia ettiğim nedenlerden dolayı, kişinin derdini karşıt tutumdakilere anlatabilmeleri, demokratik bir mücadelede başkalarıyla birlik olabilmeleri, veya 'düşmanlarını' net olarak tanımlayabilmeleri anlamına gelmiyor; -tam olarak 'prensip' kavramının çağrıştırdığı anlam gibi- eleştirme eylemini öznel bir eylem haline getiriyor. Karl Mannheim iki dünya savaşı arasındaki siyasi karmaşayı çözmek için, farklı bakış açılarına sahip siyasi tutumlar arasındaki dil farklarını ortadan kaldıracak teorik bir çerçeve, bir tür 'evrensel çevirmen' geliştirmeye çalışmıştı. Başarıya ulaşmamış olmakla birlikte bu tasarının şöyle bir avantajı vardı: Aralarında iletişim kurmayı amaçladığı siyasi tutumlar prensipler üzerine değil, kendi savunularını ve düşmanlarını tanımlayabilen doktrinler üzerine inşa edilmişlerdi. Bugün böyle bir olanağa sahip değiliz. Bu soruna bir çözüm önerecek durumda değilim. Ancak atılabilecek olumlu bir adım 'bir araya gelme' sorununun sol siyasete özgü olmadığını fark etmek olabilir. Görünen o ki bu konuyu -küresel anlamda konuşuyorum- kendilerini sol üzerinden tanımlamayanlar iktidarlarını kaybettiğinde tartışabileceğiz. Bu ise, en azından yakın gelecekte, gerçekleşecek gibi görünmüyor.

1 comment:

govindha said...

Horkheimer "araçsal akıl" üzerine tartışırken muhtemelen aklın sahip olması gerek "prensip"leri de vurgulamak istemişti... Çünkü ona göre akıl bir kere araçsallaştığında o aklın artık neyi kimin için aklileştireceğinin temel "prensip"leri kaybolacaktı... Bu tıpkı bu günkü demokrasi havariliğine soyunmuş gözükenlerin durumunu anlatıyor... Bugün iktidarı elinde tutanlar (ki katılıyorum yakın gelecekte bırakacak gibi görünmüyorlar) demokrasi söylemlerini tam da anti-demokratik bir düşman ürettikleri sürece koruyacaklar... Akıl (hızlıca geçilmiş ve bir zamanların sözde acemi cuntaları tarafından zikredilmiş)iktidar sahiplerinin "takkiye" stratejisi yoluyla bugün öznelliğini çoktan kaybetmiş durumda ve ancak araçsal yolla kendisini ortaya koyma ihtimaliyle başbaşa... Araçsal aklın (takkiye de diyebiliriz artık) arkasında zamanla neyin geliştiğini yine Frankfurt okulundan öğrenmeye kalkarsak karşımıza tek bir kavram çıkacaktır: "Diktatörlük" (Bu gün için sivil olsa da)...