Thursday, September 22, 2011

"vasfına göre konuş" demenin bir başka yolu olarak 'Dunning-Kruger etkisi'

İlk defa Jesus and Mo'da karşılaştığım bu kuramı hemen kısaca tanımlayayım: Vasıfsız insanlar kendi niteliklerini değerlendirme becerisine sahip olmadıkları için kendi çıkarımlarının ne derece yanlış olduğunu kavrayamakta ve kendi becerilerinin ortalamanın üzerinde olduğu yanılsamasına kapılmaktayken, nitelikli insanlar kendi becerilerini azımsayarak kendilerinin daha aşağı bir konumda oldukları yanılsamasını yaşamaktadırlar. Burada vasıfsız olanın hatası kendini algılarken düştüğü hatadan kaynaklanmaktayken, vasıflı olanın hatası başkaları hakkındaki yargılarından kaynaklanmaktadır. Bu kısa tanımlamayı bize sunan sevgili wikipedia'da David Dunning ve Justin Kruger'in Darwin'in şöyle bir lafına referans verdiklerini görüyoruz: "Cehalet sıklıkla bilgiden ziyade kendine güven doğurur". Bu söz Aziz Nesin'in "Bilgi olmadan fikir sahibi olmak" konusundaki lafını hatırlattı bana. Darwin ile Nesin'in, en azından benim anladığım kadarıyla, birbirine benzer ifadeler kullanmış olmaları şüphesiz "Bunların kafa tın tın, ben ne diyorum, bunlar ne anlıyor" psikolojisini paylaşmalarından kaynaklanıyordu. Benzer noktalara temas eden başka pek çok kuram, gözlem, aformizma bulmak mümkün elbet.

Birey-temelli bu tarz büyük ölçekli açıklamalara karşı şahsi gıcıklığım devreye girince konu üzerine eğileyim dedim. Öncelikle söylemeliyim ki insanın birşeyler öğrenme uğraşısına girip bu uğraşının derinliğine doğru ilerledikçe daha az şey biliyormuş gibi hissetmesi haline dair belli bir deneyime sahibim. Konuya başka bir yönüyle daha önce de değinmiştim. Öte yandan, artık her nasıl işliyor ise, bu mekanizmanın insanlık adına faydalı olduğu kanaatindeyim. Öyle ki bu mekanizma Dunnig ve Kruger'in düşündüğü kadar geçerli olmasa gerek ki böyle bir dünyada yaşıyoruz -iyisiyle kötüsüyle, ve sanırım daha ziyade kötüsüyle.

Etrafımızda olan bitene bir bakalım. Kendi alanımdaki deneyimlerden hareket edeyim: Sıklıkla, keskin kenarlı tavırlarıyla kendini göstermeye çalışan atılgan genç entellektüel tiplemesiyle karşılaşırız. "Ne Marx tanırım, ne engel; kendimi bilmem, Derrida'yı kaşırım" diyerek şimşekleri üzerine çeken ve kategorize edilmekten nefret eden bu asi genç, düşünsel çabalarını lobi çalışmalarıyla birleştirdiği takdirde kendisine bir yer ve bir takım takipçi bulmuştur, bulacaktır. Böyler zilyon tane insan ortaya çıkar da bir tanesinden gerçekten keskin kenarlı fikirler dökülür, bunların bazısı uzun vadede -hangi kritere göre ise artık- olumlu sonuçlar verir, bazısınınsa neler doğurduğunu asla tahmin edemeyiz, ama insanlık böyle yürür gider. Zilyon-1 tanesi ise bir takım koltuklara yerleşir, zamanla koltuktan da taşar, etrafına eziyet etmekten başka bir işe yaramazlar. İşin bu kısmı ilerlemecilik ideolojisinin beraberinde getirdiği yıkıcı etkilerden yalnızca bir tanesi. Öyle ya, "Bilmeye cüret et" filan meselesi. Bu durumda mesele dönüp dolaşıp şu noktada düğümleniyor: Cüret edenlerden hangisi "biliyordu", ne "bililiyordu", ne derece "vasıflıydı"?

Konuyu başka bir mecrada tartışalım: Hani ünlü "Herkes yalancıdır" diyen kişinin bu lafı etmiş olması ne işimize yarar meselesi. Bu paradoksun da bir çok çeşidi var felsefe tarihinde. "Ne alaka kardeşim?" demeyin. Yukarıda bahsettiğim türden kuramların pek çoğunun kendi kendilerini içine sürükledikleri çukura dikkat çekmeye çalışıyorum. Dunnig ve Kruger'i vasıflı kılanın ne olduğunu düşünelim. Akademik titre mi bakacağız bu noktada? Bir makine ustasından bir motoru söküp takmasını bekleyebilirim, ama şahsen insanların kendi yargılarını nasıl değerlendirdiklerine dair zamansız mekansız bir kuram ortaya atmasını bekleyeceğim bir uzmanlık alanı tanımlayamıyorum, psikolog-sosyolog-iktisatçı-siyaset bilimci sıfatıyla etrafta dolaşan bir kişi kendisinden bu tarz bir açıklama talep ettiğimde "Valla ben bilmez" derse asla kınamam kendisini. "E nerede kaldı insan ilerlemesini sağlayan cüretkarlık?" derseniz, hangi tutumun daha cüretkar olduğunu sorarım size. Evet, "Bilenle bilmeyen bir olur mu a canım" tarzı modernist, entellektüalist ifadeleri aşağılayan bir devrin insanlarıyız. Bir takım genel-geçer kuramlar, makro açıklamalar ortaya koymamak artık daha kolay bir yol haline gelmiş gibi gözükebilir. Ama unutmayalım ki dünya hala kağıt üstünde vasıflı olan cüretkarların kontrolünde. Sizce dünya iyi bir yere mi gidiyor?

Not 1: Bu konuda yazmaya cüret ederek dünya çöplüğüne bir katkı da ben yapmış oldum, özür diliyorum.


Not 2: Bu konudaki kendi yargım üzerine düşünüyorum ve soruyorum kendime, "Benim vasfım ne ola ki?", diye...

Monday, September 19, 2011

değişme isteği ve kişisel devrimler üzerine

Değişme isteği kişinin kendinden memnuniyetsizlik halinin bir belirtisi olsa gerek. Kendinden her memnuniyetsiz kişi değişmek istemez şüphesiz. Kişi değişimin getirdiği şeylerden, neye dönüşeceğinden veya neleri feda edeceğinden korkabilir. Ama değişmek isteyen herkesin kendisiyle bir sorunu vardır, yani, öyle olsa gerek. Değişim isteği dışarıdan aşılanamaz sonuçta -gerçekten istemekten bahsediyorum.

Değişmek istediğini söyleyen kişiye dair söylenebilecek başka birşey daha vardır: Bu kişi kesinlikle kendisi üzerine düşünmekten kendini alamamaktadır. Bir tefekkür halidir kişinin kendisi üzerine düşünmesi. Kaçınılmaz dürüstlüğünden dolayı ürkütücüdür ve yine bir sıkıntı alametidir.

Kişinin kendisini değiştirebilme becerisi başka bir konu. Başkaları üzerine atıp tutmak bana düşmez -sanki şu ana kadar bunu hiç yapmamışım gibi. Ama ben kendimden hareketle kendisi üzerine düşünüp duran bir kişinin değişmesinin önünde aşılmaz bir engel olduğunu iddia edeceğim. Neden derseniz, mesele şu ki kendi oluşundan rahatsız olan ve değişmeyi isteyen bir kişi kendisi ve değişim üzerine düşünmeye devam etmekte ise söz konusu değişim için şartlar olgunlaşmamıştır. Aksi halde değişim kendi başına bir mesela olmaktan çıkar, kişi değişir, yeni hali ile mutlu/mesut ve/veya kör/topal yaşar giderdi.

Kişilerle toplumlar bir değil. Toplumlar da değişmek isteyebilir, daha doğrusu kendi yaşadığı toplumu değiştirmeyi amaçlayan bir tasarımcı grubu olabilir; ve evet, şartlar olgunlaşmış olsa söz konusu toplum halihazırda bir değişim sürecine gireceği için bu istek kendi başına bir anlam ifade etmez, ki zaten böyle bir değişim kurgulandığı gibi yönetilemez, vs. Ancak toplumsal şartlarla kişinin şartları bir değil. Değişmesi amaçlanan toplumun değişmesinin önündeki engeller yalnızca bu değişimin karşısında olanlar tarafından üretilmez; değişmeyi isteyen kesim de farkında olmadan engeller üretir. Kişi için durum böyle değildir. Toplumsal mücadele analojisine olanak verir gibi gözükse dahi kişinin kendi içindeki kavganın mahiyeti farklıdır. Kişi memnuniyetsiz olduğu oluş biçiminin kimi yönlerine kendi isteğiyle sıkı sıkıya tutunur. Bağımlılıklar için de geçerlidir bu; yoksunluk hissinin kimyasal bir olgu olduğunu bir defa kabul etmiş olan kişinin bağımlılığını sürdürmesinin sebebi bağımlılık kaynağının eşlik ettiği deneyimdir. Zaten bu tutunduklarıdır, bu deneyimlerdir değişme isteğini gerçekleştirmesinin önündeki engel. Sonrasında kocaman bir boşluğun kalacağını bile bile yaşanan tatminler ne güzeldir, tatmini sağlayan edimin yıkımı getireceği düşüncesi aklının bir kenarından asla çıkmasa dahi. Ve kendinden memnuniyetsizliğinin en büyük nedeni sürekli kendi kendisine inşa ettiği bu bariyerlerdir. Yani kendi üzerine düşünüp durmasından kaynaklanmaktadır kişinin kendinden memnuniyetsizliği. Şimdi bir büyüğümüze kulak verelim:

"Karanlıkta bir ses gelir birine. İmgele.

Karanlıkta sırtüstü yatan kişiye. Bedenin arka bölümündeki basınçtan ve gözlerini yumduğunda ve yine onları yeniden açtığında karanlığın değişmesinden anlar bunu. Söylenenin ancak küçük bir bölümü doğrulanabilir. Örnekse şunu duyduğunda, Sen sırtüstü yatmaktasın karanlıkta. İşte o zaman söylenenin doğruluğunu kabul etmelidir. Ancak söylenenin asıl büyük bölümü doğrulanamaz. Örnekse şunu duyduğunda, İlk kez filanca gün gördün ışığı. Bazen bu ikisi birleştirilmiştir, örnekse, İlk kez filanca gün gördün ışığı ve şu anda sırtüstü yatmaktasın karanlıkta. Belki birinin yatsınamazlığından öbürüne gerçeklik kazandırmak için bir kurmaca. İşte önerme budur. Bir ses karanlıkta sırtüstü yatana bir geçmişten söz eder. Ara sıra bu güne ve daha seyrek olarak bir geleceğe değinerek, örnekse, Şu anda nasılsan öyle son bulacaksın. Ve bir başka karanlıkta ya da aynısında bir başka kişi eşlik olsun diye tüm bunları tasarımlamakta. Çabuk bırak onu."

"Uydurduğun masal"dan bahsediyor yazar. Ve "karanlıkta seninle birlikte olan kişinin masalı"ndan. Ve "karanlıkta seninle birlikte olan kişi masalını uyduran kişinin masalı"ndan. Beklendiği üzere sonu biraz karanlık: "En sonunda çabanın boşa gitmesi ve sessizlik çok daha iyi değil mi. Ve senin her zaman olduğun gibi olman. Yalnız".

Diyeceğim şu ki, değişme isteği, bu isteği yaratan koşulların -kişinin kendi üzerine düşünüyor olup bu değişimi tasarlıyor olmasının- sebep olduğu engellerden  dolayı kendi kendisini olanaksız kılan bir istektir, şiddetle kaçının derim. Su akar yolunu bulur, pompayla, lavaboaçla anca günü kurtarırsınız.

Tuesday, September 13, 2011

arşivlerden enteresan haberler

Bloglamaya verdiğim görece uzun aranın sonrasında bomba gibi metinler ve imajlarla döndüğümü söylemek isterdim ama ne yazık ki durum böyle değil. Aşağıdaki belgelere bakıp bu dönemde blog için malzeme topladığımı da düşünmeyin. Geçenlerde eski dosyaları elden geçirirken karşılaştım bunlarla. Aşağıdaki gazete kupürlerini güncel meselelerle ilişkilendirip sizleri bayacak da değilim, merak etmeyin. Tek yandığım, ikinci kupürü Türköne'nin 'protestocu gençler'e yönelik hatırlatılmaya değmez yorumlarını sıraladığı günlerde buraya koymamış olmam -hatırlayanlar hatırlamayanlara hatırlatsın, hanım sen de tansiyon aletini getiriver...


Wednesday, July 20, 2011

Umberto Eco - Baudolino

"Zaman kekeleyen bir sonsuzluktur"
Hipatia

Umberto Eco'nun Baudolino adlı romanı kanaat-bilgi-inanç olgularının sınırlarının muğlak olduğu bir dönemi anlatıyor. Bu muğlaklığın aşılmasını amaçlayan pek çok kurumun ortaya çıkmış olması bizleri ne derece 'güvence' altına alıyor bilemiyorum. Baudolino, Eco romanlarının her zamanki zenginliği ile, bizleri ortaçağ kent savunma sistemlerinden kapalı oda cinayetlerine kadar çeşitli evrenlere sürüklemesinin yanı sıra bu meseleler üzerine düşünmeye yönlendiriyor.

Roman zeki ve kurnaz bir yalancı olan ve bunu açık açık söylemekten geri durmayan Baudolino'nun, Niketas adlı bir Bizans tarihçisine anlattığı yaşam öyküsünden oluşuyor. Anlattığı hikaye bir yana, romanın biçimlenişinin dahi 'anlatı' ile 'gerçeklik' arasındaki ilişkisizliğin bir tür dışa vurumu olduğunu söylemek mümkün.

Şöyle ki, romanın başında Baudolino'nun yazmayı yeni öğrendği zamanlarda tuttuğu bir günlüğü okuyoruz. Yani roman Baudolino'nun gerçek yaşamını değil, 'kendi anlattığı şekliyle' yaşamını anlatıyor ve daha önemlisi romanı oluşturan anlatı, anlatı sahibinin kendi yaşamını yazınsallaştırılmaya başlandığı noktayı kendisine başlangıç noktası olarak alıyor. Baudolino'yu kendi hikayesini Niketas'a anlatmaya iten sebebin tuttuğu günlükleri kaybetmesi oluşu da burada anlam kazanıyor. Baudolino hayatını anlatılar üretmekle yaşamakla kalmıyor, adeta bir anlatı olduğu takdirde var olabileceğini bize beyan ediyor. Neyin gerçek ve neyin kurgu olduğu, hikayenin kendisi anlatıldıktan sonra önemini yitiriyor. Zaten Eco'nun karakterlerinin bir kısmını gerçek kişilere dayandırması -örneğin Niketas- bunun bir göstergesi. Hikaye inandırıcılığını kendi eliyle kuşkulu hale getirdiği halde kendini var kılmak yoluyla bir olaylar dizisinin bilgisini sunuyor bize. Romanı elinize alıp okumaya başladığınız andan itibaren bilgi ile bilginin içerdiğini iddia ettiği gerçeklik arasındaki ilişkisizliği kabul etmiş oluyorsunuz. Belki her anlatıda karşı karşıya kaldığımız bir durum bu. Ama Eco'nun romanı okuyucusuna romanın yapıntılığına dair daha 'şuurlu' bir duruş sağlıyor. Nabakov'un Solgun Ateş veya Sebastian Knight'ın Gerçek Yaşam Öyküsü kitaplarındakine benzer bir durum bu. Ancak Baudolino'nun farkı bilginin değerinin doğruluk derecesi ile ölçülmediği bir dönemi ele alan tarihi bir roman olması. Diğer bir deyişle kıssanın kendisi içindeki hissenin bedenlenmiş halini ihtiva etmekte.

Bunun yanı sıra, Baudolino'da, herkesin malumu olan bilgi-iktidar ilişkisini, belki meselenin yaygın yorumlanış biçiminden farklı bir şekliyle okuyoruz. Burada bilgi bir araç olmanın dışına çıkıyor, var olan gerçekliği şekillendirmenin ötesinde yaratıcısının gerçeklik algısını da şekillendiren bir konuma geçiyor. Hikayede Baudolino'nun ön ayak olduğu kandırmacaların çoğunluğu iktidar ve güç dengelerinin belirli bir şekilde manipülasyonunu hedef almakta. Ancak bu manipülasyonlar öyle çığrından çıkıyor ki fabrike edilen bilgi iktidar aracı olmaktan çıkıp tarihi kendi inisiyatifi ile şekillendirmeye başlıyor. Baudolino'nun en yakın arkadaşlarını kendi fabrikasyonları ile süslediği bir yolculuğa sürüklemesinde bu kontrolden çıkmışlığı görüyoruz. Manipülasyonlar, yalanlar başka beklenmedik sonuçlar da doğurabiliyor. Örneğin Niketas, Latinlerin Bizans'ı istila ettikleri dönemde ortaya çıkan kutsal emanet sahteciliğini eleştirmekle birlikte bu sahte emanetleri alıp kendi yurtlarına götüren Latinlerin kendi kiliselerine istemeden de olsa kutsal düşünce aşılayabileceğini ümit ediyor. Bu düşünceye göre emanetin herhangi bir kutsiyeti olmasa dahi kutsal olduğunun düşünülüyor olması belirli bir etkiyi yaratabilir, bu etki yapılan sahtekarlığın baştaki hedefinden tamamen bağımsız olsa bile. Gerçek ve anlatının birbirine girdiği bu evrende ümit edilebilecek olan tek şey ortaya çıkan sonucun mevcut beklentilerle çatışmaması. Diğer bir deyişle rotanın kendisi, varış noktasına nazaran ikincil bir konumda kalıyor: "Büyük bir tarihte küçük gerçekler, en büyük gerçekler ortaya çıksın diye değiştirilebilir".

Baudolino keyifli vakit geçirmeyi sağlamasının yanı sıra, tarihçilik, hikayecilik, kanaat-bilgi-iktidar ilişkileri gibi konularla ilgilenenlerin sinüslerini açabilecek bir roman.

Sunday, July 10, 2011

ben ölürsem bloguma ne olur?

İnternetin düşünce sürecimizi nasıl değiştirdiğini çok iyi gösteren bir sahne Invasion filminde Nicole Kidman'ın canlandırdığı psikiyatristin dünyada garip birşeylerin döndüğüdünü hissettiği anda bir hastasından duyduğu deli saçması cümleyi googlellamasıydı -amma deli saçması ama, "Kocam artık kocam değil" lafını dünyanın dört bir yanında milyon insan söyleyip duruyordur, delice birşey diyeceksen Man in Black'teki gibi "Sanki birisi kocamı üstüne giyinmişti!" filan de. Her neyse. Ben de az önce aklıma birden düşüveren bir düşünceyi, sanki üzerine kendi kendime düşünsem olmazmış gibi, googlellayıverdim -yardımcı tekerlek mübarek. Google'a, daha fazla yanıt almak amacıyla İngilizce olarak, şu cümleyi yazdım: "Ben ölürsem bloguma ne olur?". Bu fikir geçenlerde bulduğum güzel bir t-shirtün üzerindeki yazıyı düşünürken aklıma geldi (More people read this shirt than your blog -acı ama gerçek olan bu ifade kendini gerçekleştirmesin diye midir nedir, daha elim varıp da giyemedim söz konusu t-shirtü) -tabi arka planda Radiohead'in son albümünün çalıyor olmasının da bir etkisi olabilir bu düşüncelere dalmamda -neyiz ki bu koca dünyada, topraktan toprağa, uzay kocaman.
"Harbi len, ne yaparız?" diyenler mesela şu veya şu linklerden faydalanabilirler. Ben bu linkleri açarken kendi varoluşsal sürüklenişlerimle aynı frekanstan dalgalar yakalamayı umuyordum. Ancak, pek de şaşırtıcı olmayacak şekilde, "Blogunuz siz mefta olduktan sonra kazanç sağlamaya nasıl devam eder?", "Mirasınızı yiyecek kişi blogunuzu nasıl sürdürür?", "Paypal şifreniz ve siz" benzeri konularla karşılaştım (Bu arada "Kültürünle barışsana lan! Türkçe niye arama yapmadın!" diyenlere söyleyeyim, bişey çıkmadı. Bi dolu "Ayh ölüssem bloguma nolur minnoşlarım, zaten kimse okumuyo hüü" filan yazmış elalem). Bilmem gerekirdi ki blogu gerçekten okunan ve bu işten para kazananlar var. Benim böyle bir amacım veya beklentim yok -elbette bu durum, tekliflere kapalı olduğum anlamına gelmiyor. "Öyleyse ne olacak buraya yazdıklarım?" diye düşündüm; birkaç ay önce yaşadığımız blokaj (blogspotun hunharca kapatılması) geldi aklıma. Sabahları kalktığımda "Bugün bloguma ne yazsam acaba?" diye düşündüğümü söyleyemem. Yazdıklarımın çok önemi olduğunu da düşünmüyorum. Buna rağmen blogspot kapatıldığında kendimi ifade edebildiğim bir mecradan alı konmak hali bende garip bir dilsizlik hissi yaratmıştı. Sanırım öldükten sonra bloguma ne olur sorusunun yarattığı his bu dilsizlik halinin yarattığı sarsıntı ile aynı folder'ı paylaşıyor. "İnsanın koca evrende küçücük bir varlık olduğunu reddetme ve ölümlü bir varlık olduğunu unutma hali" başlıklı bir folder bu. Günümüz koşullarında silinmesi için çok büyük bir aydınlanma, veya tüm sistemi çökertecek büyük bir kırılma yaşamak gerekiyor. Şahsen ben ikisini de yaşamadım -ve ne yalan söyleyeyim, öyle bir oluş biçiminin içine doğmadıktan sonra aydınlanmadır, şivadır hindistandır, pek aklım kesmiyo yani.
Bir insan öldükten sonra blogu kaç yıl aktif kalır sorusuna yanıt verecek bir dolu teknik eleman vardır elbet (sabah programlarında tıbbi meselelere açıklık getiren bir doktora telefon açıp bu soruyu sormayı düşünüyor ve gülüyorum; siz de gülün). Ben bu blogu açıp içine iki yazı koymuş, ardından da bir 4-5 yıl yüzüne bakmamıştım. Hala yaşıyor mu acaba diye dönüp baktığımda yaşadığım mutluluğu çok iyi hatırlıyorum -sanırım google blogspotu almış olduğu için şanslıyım. Blogumun daha ne kadar yaşayacağını düşünüyorum şu an ve enteresan fikirler uçuşuyor kafamda... Mesela I am Legend'daki gibi bir felaket dünyayı vursa ve tamamına erse, dünyada hiç insan kalmasa ve daha sonra dünyaya inen bir takım zeki yaratıklar önce canavarları yok etse ve sonra insanlığın eserlerini incelemeye başlasa ve internete erişim sağlasa ve blogumu okusa ve bu satırlardaki inanılmaz öngörümden dolayı beni bir tür kahin sansa ve burada yazdıklarımın insanlık tarihinin ezeli ve ebedi külliyatı olduğunu zannetse... Veya birkaç on yıl sonra kimsenin sevmediği, pejmürde kıyafetler (bu sıfat tamlamasını ilk defa kullanıyorum, çok mesudum -ancak doğruluğundan kuşkuluyum) giyen tipler peydah olsa ve bunlara 'akbaba' dense, ve mesela dünyaya bir takım zeki yaratıklar inse ve diğerlerine sorsalar onlara niçin 'akbaba' denildiğini ve tekinsiz suratlı, kirli sakallı bir tipleme bu soruyu soran uzaylının kulağına eğilip "Çünkü onlar, tıpkı eskiden yaşlı profesörlerin ölmesini bekleşen sahaflar gibi etrafta dolaşır, oradan buradan bilgi kırıntıları toplar ve ölen insanların accountlarını kırıp bloglarını çalarlar", dese mesela.

Olur mu dersiniz? Olur olur, hayat... Olmaz olmaz demeyin. Koca uzay evren.

Sunday, July 03, 2011

the day after (1983) vs. threads (1984)

The Day After (bundan sonra TDA) filmini hatırlarsınız. Hatırlamadınız mı? Hatırlatayım. Hani TRT günlerinde izlediğiniz, Kansas şehrinde geçen atom bombası filmi, anında iskelete dönüşen insanlar, yıkıntıya dönen kent filan... Hatırlamadınız mı? Şahsen ilk etkisi benim hafızamda hala kazılı. Douglas Coupland'in keyifli kitabında anlattığı X jenerasyonunun temel yapıtaşı olan atom bombası korkusunu soğuk savaş dönemi Amerikasının kafasına kazımak için yapılmış olan bu film, uysal TRT tarafından da yayınlanmıştı elbette. Tıpkı Rusların eğlenmeyi, müziği, dans etmeyi filan bilmeyen, uzaylı benzeri yaratıklar olduğunu anlatan, sarışın Amerikalı genç kız ve erkeklerin başrollerini süslediği anti-komünist propaganda filmlerini pazar sabahı film kuşağı kanalıyla bize enjekte ederkenki uysallığıyla. Kansas eyaleti ve kentiyle ilgili enteresan ilişkim de bu filmle başlamıştır. Hani Matrix'teki "Kansas is going bye bye" sahnesi, veya Lucky Number Slevin'deki "Kansas City Shuffle" hikayesi filan... Ne alıp veremedikleri var bu memleketle henüz anlamadım, bizdeki Çemişkezek gibi bir muhabbet midir, nedir? Her neyse.
Bu filmin İngiltere yapımı bir muadili var: Threads. Bizde yayınlandığını sanmıyorum. Zira belli anlarda "Yemeden önce meyve ve sebzeleri iyi yıkayın" diyormuş gibi bir havayla araya giren bir dış sesin bilgilendirici konuşmaları ve korkunç bir trajediyi ele almasına rağmen oldukça durağan anlatım dili ile daha ziyade bir belgesel niteliğinde bir yapım bu, ne de olsa BBC ürünü. TRT izleyicisinin alışık olmadığı bir anlatım biçimi var. Dahası TDA'dan çok daha sert görsel ögeler içeriyor. Bu iki filmi karşılaştıran yorumlar bu derece sarsıcı görüntülerin Amerikalı izleyiciler için aşırı kaçacağı görüşünde birleşiyor. Uzlaşmaya varılamayan nokta ise Threads ile karşılaştırıldığında TDA'nın A Day at the Races mı, yoksa Barney and Friends gibi mi kaldığı -uzun lafın kısası TDA, Threads'in yanında çok yumuşak kalıyor. Wikipedia'dan öğrendiğimize göre TDA'nın yayınlanmadan önce neredeyse yarı yarıya sansürlendiğini de ekleyelim.
İki film de televizyon için yapılmış, ikisinin de geniş kitleleri bilgilendirme amacı güttüğü ortada (Threads'de bu amaç ayan beyan ortada zaten). Akademik anlamda bu tarz çalışmaların bir değeri olduğuna pek inanmasam dahi, bu iki filme dair bir karşılaştırmanın iki toplumun soğuk savaşa bakışına, kendi gündelik hayatlarında nelere değer verdiklerine, neleri kaybetmekten korktuklarına dair fikir vereceğini söylemek mümkün -en azından çerez niyetine iki kelam edeyim bu mesele üzerine.

Dikkatimi çeken ilk nokta TDA'daki hikayenin daha kırsal nitelikli bir yerleşim alanında geçiyor olması. Geniş düzlükler, bayırlar, verimli tarım arazilari, hayvan çiftlikleri, üretim tesisleri, ve elbette futbol ve beyzbol stadyumları ile parlak ve muzaffer bir yaşamın fotoğraflarını görüyoruz filmin başında. Threads'de ise İngiltere'ye özgü o yorgun görüntü hakim. İngilizlerin "Bombaya gerek yok, bizim zaten ruhumuz daralmış" der gibi bir halleri varken, Amerikalılar steroid pombalanmış o her zamanki umarsız genişlikleriyle "Bu dünyayı ben yaşadım, ben yaşarım; hangi çılgın bana kafa tutacaksa bombaları alır g... sokarım" modundalar.

İlginç olan bir başka ayrıntı iki filmde de yer verilen market sahnesi. Threads'de marketteki amcalar, teyzeler çatışmanın başladığını duyar duymaz yağmaya girişiyor. TDA'da ise insanlar telaşlı olmakla birlikte kasada sıraya girip aldıklarının parasını ödüyorlar. Her Amerikan felaket filminin klasiği olan yağma sahnesi, eğitici bir amaçla yayınlanan bu filmde kullanılmamış -eşek ve karpuz kabuğu meselesi.

Bir başka nokta, yukarıda da dediğim gibi yaşanan trajedinin Threads'de, TDA'dakinden çok daha sert bir şekilde anlatılmış olması. Ancak mesele yalnızca Threads'de daha çok kan, kusmuk, cerahat görmemiz değil. Bombanın düşüşü sonrasında insanların yaşadığı yalnızlık. Filmde hikaye edilen aileler kendi başlarının çaresine bakmaya çalışıyorlar. İnsanların bir araya geldiği anlarda yaptıkları tek şey yiyecek depolarını koruyanlara isyan etmek. TDA'da ise, bombanın düşmesi sonrası insanların hızla bir araya gelip organize olduklarını görüyoruz -Amerikan felaket filmlerinin klasiklerinden birisi daha. Bu farklılık oldukça önemli. Zira Threads'de filmin başından itibaren nükleer savaş durumunda görev yapacak olan birimin görev çizelgelerini, vs görmekle birlikte bombanın düşüşü sonrasında hantal bürokrasiden bir hayır gelmediğini görüyoruz. Eldeki yiyecekleri korumak için açlıktan gebermekte olan insanlarla görevlilerin karşı karşıya gelmesi ise tam bir devlet-toplum zıtlığı hissi veriyor. TDA'da ise Amerikan vatandaşlık ideolojisinin net bir ifadesini görüyoruz. Toplumsal dışlama, linç, "benim arka bahçemde değil" tarzı muhafazakar tavır alma biçimlerinin de kökeni olmakla birlikte bu inisiyatif alma ve örgütlenebilme halinde takdir edilmesi gereken birşeyler olduğunu düşünüyorum (üzerinde sonra duracağım bu meseleyi şimdilik bir kenara bırakayım).

TDA'nın ve Thread'in kaçırılmaması gereken filmler olduklarını söyleyemem. Ancak yukarıdaki gibi bir karşılaştırmada iş görebilir dökümanlar sunuyorlar.

Saturday, July 02, 2011

bob ross ve la tour de france

TRT2'de mutlu küçük ağaçlar çizen Bob Amcayı sanırım çoğunuz hatırlarsınız. İnsan büyüdükçe diğerleriyle paylaştığı ortak alanların düşündüğünden ne kadar farklı olduğunu öğreniyor. Çocukken, güneşli dahi olsa yağmurlu, isli, pusluymuş gibi görünen o Pazartesi günleri okula gitiğimde arkadaşlarımla neler konuştuğumu düşünüyorum. Hafta sonu oynanan lig maçları veya Pazar gecesi yayınlanan çatlamalı, patlamalı filmdeki olaylar... Veya sonraki haftasonu oynanacak olan lig maçları. Tamam kabul, biraz sığ bir çocuktum. Her neyse. Okudum, büyüdüm, maçtan ve rambodan başka şeyler üzerine konuşma ihtiyacı hissettikçe iletişime geçtiğim insan tiplemeleri de çeşitlendi elbette. Ve öğrendim ki ister ağzında salyalar akarak "Raki Ramboyu döver!" muhabbeti yapsın, ister "soldan o herifi kaçırmayacaktı" muhabbeti yapsın, isterse benim uyuz muhabbetimden uzakta başka ortamlarda takılsın, o yıllarda etrafımda olan diğer bütün çocuklarla birlikte hepimizin yolu Bob Ross'un programından geçiyormuş. Yaşça iyice küçük olduğum zamanlar bir yana, bu programı özellikle ergenlik psikozları yaşadığım yıllarda terapi amaçlı izlediğimi hatırlıyorum. Bob Amca'nın programı başladığında televizyonun sesini açar, fırça darbelerini dinlerdim. Hatta, dublajdaki sesi oldukça dingin olmasına rağmen yine de susmasını ve yalnızca resim yapmasını dilerdim. Fırça darbelerini daha rahat duyabilmek için.


Benim için Bob Amcanın programıyla benzer bir işlevi olan başka bir şey daha vardı: Bisiklet turları. Yol bisikleti bir spor dalı olarak yıllarca göz ardı ettiğim bir spor dalıydı. Saatler boyunca bisiklete binen adamların televizyonda yayınlanıyor olmasının elbette bir anlamı vardır, diye düşünürdüm ama olayın felsefesine, tekniğine-taktiğine hiç dikkat etmezdim. Benim tek derdim yarışların geçtiği mekanları izlemekti. Bu bakımdan da izlemesi en keyifli olan tur Fransa Turu'ydu. İspanya Turu nedense hep kurak-çorak yerlerde koşuluyormuş gibi geliyordu bana, hala da öyle gelir. İtalya Turu ise bisikleti daha bilinçli şekilde izlemeye başladıkça giderek daha çok sevdiğim bir yarış haline geldi. Ancak ne hikmetse, eskiden televizyonda bu yarışa ne zaman denk gelsem gariban bisikletiçileri bir eşek bayıltan yokuşunu tırmanmaya çalışırken görür, içim ezilir, elim kumandaya giderdi. Fransa Turu ise bir başkaydı. Daha köklü olduğundan dolayı daha profesyonelce yayınlandığından mıdır nedir, Fransa Turu sırasında ülkenin doğal ve tarihi güzellikleri daha bi güzel ekrana serilir. Şatolardan, kalelerden, kulelerden geçilmez hale gelir ekran.


Eurosport spikeri Caner Eler sağolsun bu sporun detaylarını kavramaya başladım zamanla. Felsefesini öğrendikçe çocukken bisiklet sporunu, mutlu küçük ağaçlar çizen Bob Amca ile zihnimde aynı 'folder'a koymuş olmam daha bir anlam kazandı. Bugün 2 Temmuz; 2011 Fransa Bisiklet Turu'nun ilk etabı koşuldu. Pazartesi günü ise sevgili Bob Amca'nın ölümünün (4 Temmuz 1995) 16. yıldönümüne tekabül ediyor. Güzellikleri paylaşalım; paylaştıklarımızı hatırlayalım, hatırlatalım. Sevgiyle kalın, börkeneği boş tutmayın...

Sunday, May 08, 2011

SLC Punk! (1998)

Hikayenin baş kahramanı ve anlatıcısı Stevo'dan 1980lerin ortalarında Salt Lake City'deki müzik-kültür ortamının bir tasfiri:

 Rednecks kicked the shit out of punks,

 punks, kicked the shit out of mods,

 mods kicked the shit out of skinheads,

 skinheads took out the metal guys,

 the metal guys beat the living shit out of new wavers,

and the new wavers did nothing...They were the new hippies.

Thursday, March 17, 2011

hoşgeldi, blogger geri geldi

Ne olduğu, nasıl olduğu anlatılmaya gerek olmayan bir mevzu sonrası memleketimizde kapatılan blogger geri döndü. Ben de döndüm haliyle. Yasağın kalktığına dair ilk haberleri duyduğumda hemen bloguma girmeye çalıştım ve geri dönüşün çok daha sancılı olacağını düşünmeme neden olan şu görüntüyle karşılaştım.
Neyse ki düşündüğüm gibi olmadı. Yokluğunu hissedince değerini daha iyi anladım. Valla billa daha üretken olmaya çalışacağım.

Wednesday, February 09, 2011

anime: eğlendirirken düşündüren lezzet

Bilim-kurgunun bir tür gerçeklikten kaçış olduğunu savunan zevat her daim vardır. Hele hele bilim-kurgunun çizgi romanı, mangası, animesi olsun herhal bu zevat tarafından çoluk çocuk işi görülüp bir kenara itilir. Efenim geçenlerde Ghost in the Shell mangasının Stand Alone Complex animesinin 2nd GIG nam sezonunu izlemekteyken bu zevatın tezine tezat bir durum hasıl oldu. Bildirmek isterim.

Hikayeyle lafı uzatmadan anlatayım. Sezonun 5. bölümünde, hikayede adı geçen bir terörist grubun ilham aldığı Patrick Silvestre adlı bir yazardan bahsediliyor. Yazarın Reflections on Nations and Revolutions: Collected Preliminary Essays on Revolution (Cambridge University Press, New York, 1976) adlı eserine dair bilgi verilirken söz konusu metinlerin -haliyle- Rus ve Küba devrimleri gibi bir takım tarihsel olayları ele aldığını öğreniyoruz. Kitabı bize tanıtan karakter bir yandan metinlerin isimlerini okumaktadır. 'Tahakkümden Kurtuluş' ve 'Krala Elveda' gibi başlıklar sıralanırken bir yandan da bilgisayar ekranında çeşitli tarihsel figürler görüyoruz. Tam 'Tanrılarla Yolları Ayırmak' (Parting Ways with the Gods) adlı başlık okunurken bakın karşımıza kim çıkıyor:
E nerede kaçış, nerede gerçekliği reddediş? Şüphesiz Ghost in the Shell serisinin toplumsal olsun, siyasal olsun, iktisadi olsun, felsefi olsun, tarihsel olsun, iktisadi ve idari bilimler ve fen-edebiyat fakültelerinin bütün bölümlerini ilgilendiren olgular üzerine kurulu evreni ile "gerçeklik" denilen düzlem arasında çok az bir mesafe bulunduğu için memleketimiz meselelerine dair dosyanın zihnimde açılıvermesi CPU'yu fazla zorlamadı, izlemeye devam ettim. Ancak sezonun 8. bölümünde hikayenin ana karakterlerinden Batou'nun aşağıda göreceğiniz kırgınlık dolu karedeki sözleri beni gerçekliğin tam dip çukuruna, bilgisi analitik bir yapıya henüz kavuşmamış olan, üzerine iki domates suyu damlayana kadar ancak tedavülde kalan gazete köşelerinden dışarı henüz çıkamamış o belirsiz alana, yani 'güncele' fırlatıverdi:
"Başbakan bir kağıttan kaplan! (The prime minister is a paper tiger!)"

Bu metnin ömrünü biraz uzatmak adına konunun alakasını hatırlatayım. Geçtiğimiz günlerde (metnin yapıştırılma tarihine bakınız) CHP genel başkan yardımcısı Süheyl Batum ordu için bu benzetmeyi kullanmış, askeri vesayet savunuculuğu yaptığı gerekçesiyle ağır eleştiriler almıştı. Bu yazı nasıl başladı, nasıl bitti ben de bilemedim. Well hussle, bilim-kurgu sevin, anime izleyin, vs. yani.

Saturday, January 29, 2011

bu resimdeki komik şeyi bulun

Google Reader'dan takip ettiğim sitelere bakınırken ekranımda şöyle enteresan bir görüntü oluştu. Resme biraz dikkatle bakarsanız bu görüntüyü enteresan kılanın ne olduğunu göreceksiniz.
... Şimdi düşündüm de, belki çok da enteresan değil. Olsun ama, kayda düşülmüş olsun.

Friday, January 28, 2011

Selimiye vs. St. Vitus

Edirne'deki Selimiye Camii, Edirnelilerin söylemekten hiç bıkmadıkları üzere Mimar Sinan'ın kendi ustalık eseri saydığı önemli bir yapıdır. Yapının bana enteresan gelen yanı, oldukça büyük olmasına rağmen insana kendini algılatabiliyor olması, buna mukabil kendisine yaklaşıldıkça ufak ufak geri kaçar gibi bir izlenim yaratması. Yapının algılanabilirliği, tasarımında insan ölçeğinin göz önünde bulundurulduğunun bir göstergesi olsa gerek. Bu yönüyle yapı insanı kendisine çağırıyor, insanda ona daha yakından bakma isteği yaratıyor. Sultan Ahmet Camii gibi bir yapının yarattığı hissi göz önünde bulundurursanız ne demeye çalıştığımı daha iyi anlarsınız. Böylesine azametli yapıların duvarının dibine gitmek istemez insan (hani camii duvarında gerçekleştirilen o malum işlemi gerçekleştirmek gibi bir niyeti yoksa); istemez çünkü bilir ki o noktadan yapıyı algılaması mümkün değildir; böyle yapılar uzaktan güzeldir; ölçek meselesine de iyi uyduğu için söyleyeyim, uzaktan dengi denginedir. Selimiye Camii ise insanı kendisine yaklaşmaktan alıkoymayan bir yapı.
Ancak yapıya doğru yürüdükçe yapının sizden uzaklaştığı gibi bir hisse kapılıyorsunuz. Camiinin ön kısmındaki arastanın ('çarşı' diyelim) biçiminin ve yapının oturduğu alanın topografik niteliklerinin bunda önemli bir etkisi var. Arasta camiinin başlangıç noktasını kişiye olduğundan daha yakın gösteriyor. Camiinin yüksek konumu ise insanın yapıya olan erişimini yavaşlatarak yapının olduğundan daha uzakmış gibi hissedilmesine sebep oluyor. Birbiriyle çelişen bu iki özellik (insan ölçeğine uygunluk ve olduğundan daha uzakta gibi görünmek) Selimiye Camii'nin bir yandan kişiyi kendisine çağırmasını, diğer yandan kendisine doğru yaklaşmakta olan kişi üzerinde hafif yollu bir ulaşılmazlık hissi vermesini sağlıyor.

Bu hissiyatla ilginç bir tezat oluşturan başka bir deneyimi Prag'daki St. Vitus Katedrali'nde yaşadım. Gotik mimarinin en ünlü örneklerinden olan bu yapı kentin eski yönetim merkezindeki bir dolu başka binanın oluşturduğu bir takım meydanlar arasında dolanırken karşınıza aniden çıkıveriyor. Kentin başka noktalarından açıkça görülmesine rağmen kendisiyle karşılaşıldığında bu derece bir şaşkınlık yaratmasının nedeni adı Prag Kalesi olarak geçen bir kompleksin bir parçası olması. Bu kompleks yüzyıllar boyunca süren inşalarla sürekli şekil değiştirmiş, katedralin kendisi ise ilk inşa edilmeye başlanmasından sonra meydana gelen aksilikler (savaşlar, yangınlar, vs.) dolayısıyla yüzyıllar sonra tamamlanabilmiş, hatta son rötuşları yirminci yüzyılda gerçekleştirilmiş. Yapıya bakıldığında korku hissi insanın içini dolduruveriyor. Sürekli olarak yapının ayrıntılarına bakma isteği de bu hisse eşlik ediyor. Ayrıntılardan dolayı yapının bütününü algılamak çok zor oluyor. Yani sizi korkutan şeyin ne olduğunu bütün boyutlarıyla asla anlayamıyorsunuz, sadece yarattığı hissi biliyorsunuz.
Bu iki yapının bende yarattığı farklı hisler beni bir karşılaştırma yapmaya zorluyor. Selimiye Camii'nin yüzünü bütün olarak insanlara göstermesinde ve onları kendisine çağırmasında kendinden emin bir tavır var. St. Vitus Katedrali ise korku hissi uyandırmak suretiyle tahakküm kurmayı tercih eden endişeli görüntü sergiliyor. Düzen sağlama ve tahakküm kurma  konusundaki kaygısı St. Vitus'un paranoyak bir ruh halinin temsilcisi olduğu fikrini uyandırdı bende. Bu kaygılardan uzak bir şekilde insanları kendisine çağıran, yaklaşan insanların büyüklüğünü algılayacaklarından daha en baştan emin olan tavrı ise Selimiye'ye şizofrenik bir hava katıyor. Nitekim, insan işin içinden çıkamıyor yani.