Monday, May 24, 2010

tekinsiz vadi - 1 (insan mı la - nebula?)

Robot teknolojisi literatüründe sıkça adı geçmekle birlikte popüler kültür alanına kimi üç boyutlu bilgisayar animasyonlarının beyaz perdedeki başarısızlığı üzerine yürütülen tartışmalar sayesinde adım atan bir kavramdan bahsetmek istiyorum bu metinde: Tekinsiz Vadi (Uncanny Valley – bu çeviriyi kavramın Wikipedia TR’deki karşılığı olduğu için kullandım). Netteki kısa bir yolculuk bize şöyle bir arka plan sunuyor: Yazdığı metnin kazandığı üne asla kavuşamamış olan Ernst Jentsch adlı bir ‘şahıs’ (vatandaşın durumu o derece vahim ki adını wikipedia’da veya herhangi başka bir kanalla nette aradığınızda karşınıza bu makale çıkıyor –adamın adı wikipedia’da kırmızıyla yazılmış diyorum size yahu!) 1906 yılında, psikolojide ‘tekinsizlik’ (unheimlich) olgusu üzerine bir makale yazıyor. Başka bir durumda büyük ihtimalle birkaç disiplin tarihçisi dışında kimsenin hatırlamayacağı bu metin bir dehanın elinde tekrar adını duyuruyor. Sigmund Freud Jentsch’in kullandığı kelimeyi –unheimlich- 1919 yılında basılan bir metninde başlık olarak kullanıyor. Ardından Masahiro Mori adlı bir robot mühendisi 1970 yılında yayımlanan bir makalede tekinsiz vadi kavramını ortaya atıveriyor.

İlk çıkışını şimdilik bir kenara bırakıp tekinsiz vadi kavramının ne olduğuna bakalım. Masahiro Mori robotların insanlara aşina gelmesi ile insana benzerlikleri arasındaki ilişkiyi gösteren şöyle bir grafik çiziyor:

Grafiğe göre tamamen işlevsel olarak üretilmiş olan bir endüstriyel robotlar insansı olmadıkları için herhangi bir aşinalık hissi de vermezler. Aşinalık hissinin arttığı daha insansı robotlar ise grafikteki ilk tepeye doğru bizi götürür. Yazar burada suratları, elleri ve ayakları ile sevimli bir görünümleri olan oyuncak robotları örnek veriyor. Ancak aşinalığın ve robotların insansılığının beraber artışının bir sınırı var. İnsana çok benzer olmakla birlikte insan olmadığını algıladığımız robotların bizde yarattığı rahatsızlık hissi üretilen robotun ‘tekinsiz vadi’ye düştüğü anlamına geliyor. Bu konu şu günlerde en çok animasyoncuları ilgilendiriyor gibi gözüküyor. Zira görece yakın zamanlarda gösterime giren The Polar Express ve Beauwolf filmlerinin hasılatlarının düşük olmasının sebebinin bu filmlerdeki animasyon karakterlerin çok-gerçek-gibi-ama-tamamen-gerçek-değil olmasından kaynaklandığı düşünülüyor. Öyle ki, netteki yorumlarda bu karakterleri tanımlarken sıklıkla kullanılan kelime “ürkütücü”. Masahiro Mori makalesini robot tasarımcılarının bu riski nasıl bertaraf edebileceklerini anlatmak için yazmış adeta. Mimiklerin taklidinin ne derece zor olduğuna dair bir örnek verdikten sonra yazar tasarımcıları uyarıyor: Lütfen grafiğin ilk kısmındaki tepe noktasını kendinize hedef alın, ikincisine ulaşmak çok zor, en ufak bir hatada kendinizi tekinsiz vadide bulursunuz! Grafikteki ikinci tepe noktası üzerine düşünürken akla Blade Runner geliyor elbette. Hatırlanacağı üzere filmde gerçek insanlar öylesine insan gibilerdi ki onları gerçek insanlardan ayırmak için bir test uygulanıyordu.

Masahiro Mori’nin kuramı öyle alelade, kenarda köşede kalmış bir mesele değil. Kimilerine göre Japonya’daki robot tasarımı prensipleri büyük ölçüde bu kuramdaki uyarılar çerçevesinde şekillenmiş. Aslında yukarıda değindiğim iki animasyonun kaderi düşünülürse tamamen farklı bir çizgide gelişmiş olan manga-anime kültürünün başarısının da bu kuramla ilişkili olabileceği akla gelebilir –burada bu kültürün geçmişini göz ardı ettiğim düşünülmesin lütfen. Mesele yapımcılar için o derece mühim ki -mühim olacak tabi, insana çok benzeyen, ama donuk donuk bakan, uyuşmuş gibi hareket eden karakterler hasılatları düşürüyor- James Cameron’ın dev bütçeli Avatar filmindeki karakterlerin tekinsiz vadiye yuvarlanıp yuvarlanmadığı da tartışma konusu olmuş, Cameron da bu konu üzerine çeşitli vesilelerle konuşmuş.

Tekinsiz vadi kuramının bahsettiği “rahatsızlık” hissinin nedeni konusunda pek çok farklı görüş var. Şüphesiz, bahsedilen rahatsızlığın öznel bir his olması bu hissin sebebinin tespitini de zorlaştırmakta. Jentsch’in makalesine döndüğümüzde bu belirsizliğin kavramının bu anlamda ilk kullanımında da mevcut olduğunu görüyoruz. Genel anlamda belirsizlik halinin ortaya çıkardığını iddia ettiği bu ruh halini açıklamaya çalışan Jentsch, tekinsizlik kavramını tanımlamak için yapılabilecek olan tek şeyin tekinsizlik hissini yaratan koşulların ne olduğuna bakmak olduğunu söylüyor. Diğer bir deyişle Jentsch özüne inilemeyeceğini düşündüğü için tekinsizlik hissinin uygulamadaki haline dair bir görüş geliştirmeye çalışıyor. Konunun robot mühendisliğine kadar uzanmasının sebebi ise diğer örneklere de değinmekle birlikte ön plana çıkardığı örneğin canlı gibi görünen bir nesnenin canlılığına, veya cansız gibi görünen bir nesnenin gerçekten cansız olup olmadığına dair duyulan kuşku olması. [Jetnsch’in balmumu figürlerin ve otomatların yarattığı rahatsızlık hissinden bahsederken ilginç bir şekilde “gerçek sanat nasıl olmalıdır?” konusuna da değiniyor. Tekinsizlik hissinin sanatta da yaratılabileceğini, ancak gerçek sanatın bunu imitasyon yoluyla değil, sanatın araçlarıyla yaratacağını söyleyen Jentsch, günümüzde animasyonda ‘motion-capturing’ teknolojisinin kullanımına dair tartışmalardaki belli bir görüşün de erken bir örneğini bize sunmuş oluyor.]

Jentsch’un belirsizliklerle dolu yaklaşımıyla asla yetinemeyecek olan Freud tekinsizlik konusundan bahsederken ölüm korkusuna değinerek tartışmayı güdüler alanına çekiyor. Tekinsiz vadiye dair başka görüşlere baktığımızda da başka yapısal açıklamalar görüyoruz. İnsana çok benzemekle birlikte insan olmadığını bildiğimiz bir “şey” ile karşılaştığımızda eş tercih etme veya patojenlerden korunma gibi güdülerimizin ortaya çıktığını savunan açıklamalar tekinsiz vadinin insanlara özgü bir durum olmadığını düşündürmeye başlıyor. Hatta Princeton’da makak maymunları üzerine yapılan bir deney tekinsiz vadi olgusunun başka bir canlıda ilk defa gözlenmesini sağlamış. Mevzu bu noktadan sonra hayvanların kendi türdeşlerini mükemmele yakın kopyalarından ayırmalarını sağlayan mekanizmalara geliyor ki buradan sonrası sakata bağlayıp Capgras ve Fregoli sendromları gibi mevzulara gidiyor – gece gece hiç girişmeyelim, brrr.

Bu konuya bir sonraki yazıda devam edeceğim.


2 comments:

nihan işler said...

Merhaba :)
Ben edebiyattan yüksek lisans yapıyorum şu an ve araştırma konularımdan biri bilim kurguda uncanny valley'nin neden olduğu yabancılaşma hissi. Phillip k dick'in do androids dream of electronic sheep'i gibi bu konuya örnek olabilecek kitaplar var mı aklında diye sorup şansımı denemek istedim ^^

(bu arada bu yorumu gönderirken captcha'nın I'm not a robot'una tik atmak ironik oldu)

nihan.

ReiToei said...

Selamlar,
Eminim pek çok örneği vardır. Benim aklıma gelen, Paolo Bacigalupi'nin Windup Girl romanı. Eminim duymuşsundur, yakın dönemde yazılmış ödüllü bir kitap. Henüz karşılaşmadıysan da konuya dair ön bilgiye kolayca ulaşabilirsin. Kitapta Emiko adında yapay bir insan var -bir geisha olarak tasarlanmış, ancak bir striptizci olmak durumunda kalmış bir "karakter". Romanın temel meselesi bu olmasa da Emiko ve benzerleri ile cinsel ilişki kuran insanlara olumsuz bakış açısı dile getiriliyor; olumsuz bakış açısı derken bir tür iğrenmeden bahsediyorum. İncelikli bir analizle çalışmalarında kullanabilirsin.

Kolay gelsin..