Wednesday, May 26, 2010

tekinsiz vadi - 2 (bir tasarım veya bilinç sorunu olarak)


Bir önceki metinde ‘tekinsiz vadi’ kavramının ortaya çıkış hikayesinden ve kavramın neye işaret ettiğinden bahsettim. Önceden de belirttiğim gibi kavramın çıkış noktası Ernst Jentsch’in ‘tekinsizlik’ hissine dair bir makalesi. Yani olayın başında tam olarak tanımlanamayan bir his var. Konunun robot ve animasyon teknolojisini ilgilendirir hale gelmesinin sebebi Jentsch’in verdiği bir örnek. Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var. Tekinsiz vadi kavramını ortaya atan Masahiro Mori’nin bir önceki metinde verdiğim grafiği hareketli ve hareketsiz robot/nesneleri aynı düzlemde değerlendiriyor. Grafiğe tekrar döndüğümüzde görüyoruz ki ceset veya protez uzuvlar gibi hareketsiz nesnelerin yarattığı tekinsiz vadi, hareketli nesnelerinkinden çok daha az bir derinliğe sahip. Yani çok fazla insansı olan, ama bir şekilde tam olarak insan olmadığını anlayabildiğimiz hareketli bir nesne (bir robot veya bir animasyon karakteri) benzer nitelikteki hareketsiz bir nesneden çok daha fazla rahatsızlık hissi yaratıyor. Masahiro Mori hareketsiz nesnelerden bahsederken Jentsch ile benzer bir alanda dolanıyor olabilir; ancak hareketli nesnelerden bahsetmeye başlayınca devreye ‘insansılık’ giriyor (canlılık-cansızlık değil). Diğer bir deyişle, insan olmadığını anladığımız bir robot gördüğümüzde kapıldığımız rahatsızlığın sebebi gördüğümüz nesnenin canlı olup olmadığından kuşku duyuyor olmamızdan başka bir şeymiş gibi görünüyor. Bu meseleyi iki örnekle ele alalım:

Bilim kurgu, fantezi ve korku filmlerinde android-cyborg veya parçalanmış ceset modellemesindeki kusurlara ve bu kusurlardan kaynaklı garip hisse herkes aşinadır. Özellikle süreklilik arz eder gibi gösterilen, ancak ikinci bir çekimin birincisine bariz şekilde yapıştırıldığı anlarda bu durum çok net görünür. Bu tip sahnelerde izlemekte olduğumuz insanın plastikliğini bir anlığına fark eder ve hafiften irkiliriz. Şüphesiz bu duruma örnek sağlayacak zilyon tane film dururken bir klasiği seçerek büyük bir haksızlık yapmış oluyorum. Ancak yapacak bir şey yok, elimde bu vardı. Şu iki kareye bakalım:


Alien filminde Nostromo mürettebatı Ash adlı androidin (Ian Holm) kopmuş kafasını masaya koyarak onu tekrar aktive ediyor. Ancak androidin söylediklerinden pek hoşlanmayan Ripley Ash’in fişini çekiveriyor. İkinci karedeki kafanın Ash’i canlandıran Ian Holm’a ait olmadığı oldukça bariz (belki burada iyi görünmüyor, ama filmi izlerken bu oldukça bariz). Ayni durum Ash’in kafasının masaya ilk konulduğu sahnede de gözlemlenebilir. Filmin çekiminde bugünkü bilgisayar teknolojisinin nimetlerinden faydalanılabilseydi Holm’un ve maketinin yer aldığı sahneler arasındaki geçiş yumuşatılabilirdi veya Holm tamamen dijitalize edilir ve bu kısa sahnelerde biz hiçbir gariplik hissetmezdik. Elbette burada yönetmen Riddley Scott’ın bu rahatsızlık hissini kullanmayı tercih ettiği de söylenebilir. Her neyse… Bu örnekteki durum Jentsch’in bahsettiği canlılık-cansızlık hali arasındaki belirsizliğe bir örnek veriyor.

İkinci örnek Surrogates filminden. Bilenler bilir, bu filmin evreninde insanların büyük çoğunluğu kendilerini evlerine kapatıp bir takım zamazingolar marifetiyle kendi seçtikleri robotlara (filmdeki ifadeyle ‘üniteler’) bağlanıyor, hayatlarının büyük çoğunluğunu bu robot bedenlerle geçiriyorlar. Bu şekilde istedikleri gibi genç ve güzel görünüyor, üstelik başlarına bir kaza gelmesi halinde ölmüyorlar (Bedenle bilinç arasında koparılamaz bir bağ olduğuna dair bilim kurguda sık rastlanan bir kaide burada tercih edilmemiş. Karşıt bir örnek Matrix üçlemesinde bilinci Matrix’e aktarılan kişinin burada ölmesi halinde ‘gerçek’ dünyadaki bedeninin de ölmesi.)


Yukarıdaki karelerde Tom Greer (Bruce Willis) adlı karakteri uzun bir zaman sonra kendi bedeniyle üniteler dünyasında dolanırken görüyoruz. İş arkadaşının Greer’ın anksiyete hissine karşı bir şeyler kullanması gerektiğine dair ifadesi Greer’in bu karelerdeki hissinin tekinsiz vadi kuramının değindiği hisse yakın olduğunu düşündürtüyor. Şüphesiz etrafında ölmek gibi bir kaygısı olmayan bilmemkaçkiloluk robotlar dolansa herkes biraz telaşa kapılır -ayağına bassa yamultur filan yani. Ancak burada şöyle bir durum söz konusu. Filmin evreninde insanlar üniteler içerisinde dolanıyor dahi olsalar etraflarını kendileri algılıyorlar. Yani filmdeki ünitelerin %100 insan gibi göründüklerini düşünmemiz gerekiyor. Aksi halde üniteler içinde dolaşıyor olsalar dahi insanlar etraflarındaki diğer üniteler karşısında irkilecek, hatta aynaya bakmaktan rahatsızlık duyacaklar. Ünitelerin girmesinin yasak olduğu alanlarda yaşayan insanların liderlerinin aslında bir ünite olması ve çevresindeki asilerin bunu fark edememeleri de bize bunu gösteriyor. Bu durumda Greer’ın rahatsızlık duymasının nedeni etrafındaki ünitelerin canlı mı, yoksa ölü mü olduklarından emin olamaması değil. Buradaki rahatsızlığın sebebi başka bir durumda canlı bir insandan ayırt edemeyeceği bu ünitelerin canlı olmadıklarını biliyor olması. Hatta, asilerin ünitelere gösterdikleri sert tepkiye bakarak ünitelerin, tam olarak insan gibi görünmediklerinden değil, insan olmadıklarının biliniyor olmasından dolayı tekinsiz vadiye yuvarlandıklarını söyleyebiliriz.

Peki bu karşılaştırma bize neyi anlatıyor? Bence şunu: Tekinsiz vadi kuramının bahsettiği rahatsızlık hissi insandan ayırt edilmesi imkansız olan makineler üretilebildiği takdirde aşılabilecek olan bir tasarım sorunu değil; tekinsiz vadi bir bilinç sorunu. Bu durumda insanlarda bu rahatsızlığı yaratmadan robotları gündelik hayata sokmanın iki yolu var. Ya Masahiro Mori’nin öğüdünü dinleyip insanda kendine hafiften bir benzerlik hissi yaratıp sempati hissi uyandıran robotlar yapmak; ya da insandan ayırt edilmesi mümkün olmayan robotlar yapıp bunların makine olduklarını insanlardan saklamak. Bu ikincisinin ne gibi sonuçlar doğurabileceğini ise şimdilik bir kenara bırakıyorum.

Monday, May 24, 2010

tekinsiz vadi - 1 (insan mı la - nebula?)

Robot teknolojisi literatüründe sıkça adı geçmekle birlikte popüler kültür alanına kimi üç boyutlu bilgisayar animasyonlarının beyaz perdedeki başarısızlığı üzerine yürütülen tartışmalar sayesinde adım atan bir kavramdan bahsetmek istiyorum bu metinde: Tekinsiz Vadi (Uncanny Valley – bu çeviriyi kavramın Wikipedia TR’deki karşılığı olduğu için kullandım). Netteki kısa bir yolculuk bize şöyle bir arka plan sunuyor: Yazdığı metnin kazandığı üne asla kavuşamamış olan Ernst Jentsch adlı bir ‘şahıs’ (vatandaşın durumu o derece vahim ki adını wikipedia’da veya herhangi başka bir kanalla nette aradığınızda karşınıza bu makale çıkıyor –adamın adı wikipedia’da kırmızıyla yazılmış diyorum size yahu!) 1906 yılında, psikolojide ‘tekinsizlik’ (unheimlich) olgusu üzerine bir makale yazıyor. Başka bir durumda büyük ihtimalle birkaç disiplin tarihçisi dışında kimsenin hatırlamayacağı bu metin bir dehanın elinde tekrar adını duyuruyor. Sigmund Freud Jentsch’in kullandığı kelimeyi –unheimlich- 1919 yılında basılan bir metninde başlık olarak kullanıyor. Ardından Masahiro Mori adlı bir robot mühendisi 1970 yılında yayımlanan bir makalede tekinsiz vadi kavramını ortaya atıveriyor.

İlk çıkışını şimdilik bir kenara bırakıp tekinsiz vadi kavramının ne olduğuna bakalım. Masahiro Mori robotların insanlara aşina gelmesi ile insana benzerlikleri arasındaki ilişkiyi gösteren şöyle bir grafik çiziyor:

Grafiğe göre tamamen işlevsel olarak üretilmiş olan bir endüstriyel robotlar insansı olmadıkları için herhangi bir aşinalık hissi de vermezler. Aşinalık hissinin arttığı daha insansı robotlar ise grafikteki ilk tepeye doğru bizi götürür. Yazar burada suratları, elleri ve ayakları ile sevimli bir görünümleri olan oyuncak robotları örnek veriyor. Ancak aşinalığın ve robotların insansılığının beraber artışının bir sınırı var. İnsana çok benzer olmakla birlikte insan olmadığını algıladığımız robotların bizde yarattığı rahatsızlık hissi üretilen robotun ‘tekinsiz vadi’ye düştüğü anlamına geliyor. Bu konu şu günlerde en çok animasyoncuları ilgilendiriyor gibi gözüküyor. Zira görece yakın zamanlarda gösterime giren The Polar Express ve Beauwolf filmlerinin hasılatlarının düşük olmasının sebebinin bu filmlerdeki animasyon karakterlerin çok-gerçek-gibi-ama-tamamen-gerçek-değil olmasından kaynaklandığı düşünülüyor. Öyle ki, netteki yorumlarda bu karakterleri tanımlarken sıklıkla kullanılan kelime “ürkütücü”. Masahiro Mori makalesini robot tasarımcılarının bu riski nasıl bertaraf edebileceklerini anlatmak için yazmış adeta. Mimiklerin taklidinin ne derece zor olduğuna dair bir örnek verdikten sonra yazar tasarımcıları uyarıyor: Lütfen grafiğin ilk kısmındaki tepe noktasını kendinize hedef alın, ikincisine ulaşmak çok zor, en ufak bir hatada kendinizi tekinsiz vadide bulursunuz! Grafikteki ikinci tepe noktası üzerine düşünürken akla Blade Runner geliyor elbette. Hatırlanacağı üzere filmde gerçek insanlar öylesine insan gibilerdi ki onları gerçek insanlardan ayırmak için bir test uygulanıyordu.

Masahiro Mori’nin kuramı öyle alelade, kenarda köşede kalmış bir mesele değil. Kimilerine göre Japonya’daki robot tasarımı prensipleri büyük ölçüde bu kuramdaki uyarılar çerçevesinde şekillenmiş. Aslında yukarıda değindiğim iki animasyonun kaderi düşünülürse tamamen farklı bir çizgide gelişmiş olan manga-anime kültürünün başarısının da bu kuramla ilişkili olabileceği akla gelebilir –burada bu kültürün geçmişini göz ardı ettiğim düşünülmesin lütfen. Mesele yapımcılar için o derece mühim ki -mühim olacak tabi, insana çok benzeyen, ama donuk donuk bakan, uyuşmuş gibi hareket eden karakterler hasılatları düşürüyor- James Cameron’ın dev bütçeli Avatar filmindeki karakterlerin tekinsiz vadiye yuvarlanıp yuvarlanmadığı da tartışma konusu olmuş, Cameron da bu konu üzerine çeşitli vesilelerle konuşmuş.

Tekinsiz vadi kuramının bahsettiği “rahatsızlık” hissinin nedeni konusunda pek çok farklı görüş var. Şüphesiz, bahsedilen rahatsızlığın öznel bir his olması bu hissin sebebinin tespitini de zorlaştırmakta. Jentsch’in makalesine döndüğümüzde bu belirsizliğin kavramının bu anlamda ilk kullanımında da mevcut olduğunu görüyoruz. Genel anlamda belirsizlik halinin ortaya çıkardığını iddia ettiği bu ruh halini açıklamaya çalışan Jentsch, tekinsizlik kavramını tanımlamak için yapılabilecek olan tek şeyin tekinsizlik hissini yaratan koşulların ne olduğuna bakmak olduğunu söylüyor. Diğer bir deyişle Jentsch özüne inilemeyeceğini düşündüğü için tekinsizlik hissinin uygulamadaki haline dair bir görüş geliştirmeye çalışıyor. Konunun robot mühendisliğine kadar uzanmasının sebebi ise diğer örneklere de değinmekle birlikte ön plana çıkardığı örneğin canlı gibi görünen bir nesnenin canlılığına, veya cansız gibi görünen bir nesnenin gerçekten cansız olup olmadığına dair duyulan kuşku olması. [Jetnsch’in balmumu figürlerin ve otomatların yarattığı rahatsızlık hissinden bahsederken ilginç bir şekilde “gerçek sanat nasıl olmalıdır?” konusuna da değiniyor. Tekinsizlik hissinin sanatta da yaratılabileceğini, ancak gerçek sanatın bunu imitasyon yoluyla değil, sanatın araçlarıyla yaratacağını söyleyen Jentsch, günümüzde animasyonda ‘motion-capturing’ teknolojisinin kullanımına dair tartışmalardaki belli bir görüşün de erken bir örneğini bize sunmuş oluyor.]

Jentsch’un belirsizliklerle dolu yaklaşımıyla asla yetinemeyecek olan Freud tekinsizlik konusundan bahsederken ölüm korkusuna değinerek tartışmayı güdüler alanına çekiyor. Tekinsiz vadiye dair başka görüşlere baktığımızda da başka yapısal açıklamalar görüyoruz. İnsana çok benzemekle birlikte insan olmadığını bildiğimiz bir “şey” ile karşılaştığımızda eş tercih etme veya patojenlerden korunma gibi güdülerimizin ortaya çıktığını savunan açıklamalar tekinsiz vadinin insanlara özgü bir durum olmadığını düşündürmeye başlıyor. Hatta Princeton’da makak maymunları üzerine yapılan bir deney tekinsiz vadi olgusunun başka bir canlıda ilk defa gözlenmesini sağlamış. Mevzu bu noktadan sonra hayvanların kendi türdeşlerini mükemmele yakın kopyalarından ayırmalarını sağlayan mekanizmalara geliyor ki buradan sonrası sakata bağlayıp Capgras ve Fregoli sendromları gibi mevzulara gidiyor – gece gece hiç girişmeyelim, brrr.

Bu konuya bir sonraki yazıda devam edeceğim.